Samstag, 6. September 2014

İnançlıların inanmayanlardan daha fazla bilime sarılması

İnsan ne bildiğini nerden bilir? Eğer bildiği şeyler özdeşleşmiş ise ne bildiğinin farkında değildir, zaman ve mekan uygun olduğu anda o bilgisi kendini gösterecektir. Bisiklet sürmesi de buna benzer bilgi örneği olabilir. Ona, düşmeden bisikleti nasıl sürebildiği  sorulduğunda, onu aciklayamıyacaktır. Bisiklete bindiği andan itibaren ne yapması gerektiğini otomatikman yaptığı icin, sürmeyi o içselleştirmiştir. Dile dökülen bilgilerle dinleyen, dinlediği bilgi ile bisiklet sürmeye kalkıştığı anda o bisikleti süremiyecektir, çünkü bazı şeyler deneyerek öğrenilir. O henüz birşey deneyimlemiş değildir, bisiklet üzerinde nasıl denge kurulduğunu düşe kalka, düşe kalka kendisi deneyimleyerek öğrenecektir. 

Diğer tarafta ansiklopedik bilgi dediğimiz türden bilgiler vardır. Onlar hatırlanabilir ve açıklanabilir bilgilerdir. Bunlar dil ile ifade edilir bilgiler olup, deneyim ile pek alakalı olmayanlardır. Mesela Türkiyenin en büyük dağı sorulduğunda Ağrı dağından başka bir yanıt olmaması gibi, veya Türkiyenin başkentinin Ankara olduğu gibi bilgiler.

Bu iki tür bilgilerin haricinde tam kesin belli olmayan, yoruma tabii bilgiler de vardır. Bu olgulara ne kadar bilgi denilir, tartışma konusu olabilir, çünkü çekiciliğini açıklayıcı oluşundan daha çok represente ettiği arka plan teorisinin çekiciliğinden alır. Burada doğruluk aranması yerine uyumluluk aranır veya yorumlamak için baz alınan teorinin çekiciliği ön plandadır. Teoriye inanan teorinin öngördüğü seyi sorgulamaktan kaçınır olmasi, teoriye leke düşürmek yerine gerçek olguyu görmemezlikten gelmesi, teori körlüğüne sebep olur. Teoride uyumluluk arayan biri daha fazla esneklik gösterecek ve kesin birşey aramaktan kaçınacaktır.

Yoruma tabii olmak demek herşeyin geçerli olduğu anlamına gelmez, herşeyin relatif (göreceli) olduğu anlamına hiç gelmez. Herşeyin göreceli olması demek hiçbirşeyin yanlış olmadığı anlamına gelir ki o zaman da herşey serbest olacaktir. Öldürmek dahi teorik anlamda nedenselleştirilebiliyor ise doğru kabul edilmesi gerekecektir. Bu da kabul edilir bir durum olamaz. Her ne kadar gerçek doğru bilinmese bile bazı yorumların daha uygun, diğerlerinin ise alakasız olduğunu göstermek mümkündür. Bir yorumun diğerinden daha uygun olduğunu o teoriye olan inançla gösterilemez. İnanç bu bağlamda kıstas alınamaz bile. O teorinin doğruluğunu ancak uyumluluk veya geleceğe yaptığı öngörülerle test etmek mümkün olabilir.

İnanan, kavrayamadığı şeye inandığı sürece ona güvenmek zorundadır. Bilimsel metod da kavrayamadığı şeylerden biridir. Bir inançlı için bilim de yerinden sarsılmaz doğrular üretiyor olup, onun ürettiği bilgilere tüm gücü ile sarılması gerektiğine inanır. Bilim adamı için yaptığı şey sadece bir çalışma hipotezidir, belki iyi bir yorum sergilemiş olabilir ama bunun geçici olduğundan kuşkusu yoktur. O bilir ki şu anki test metodları ile geliştirdiği hipotez iyi sonuçlar vermektedir ama yaptığı şeyin sonsuza dek çürütülemiyeceği kanısıyla hiç aynı fikirde değildir. Bu nedenle bulgulara temkinli yaklaşır. İnançlı kişi temkinli yaklaşmaktan çok uzaktır, onun için ya doğru veya yanlış vardır, ortada gri bir tonun olabileceğini hesaplayamaz. Bu nedenle bilim adamının bulgularına bilim adamından daha çok sarılır o.

İnanç süreci ile yeni bir teori geliştirme süreci çok değişiktir. Yeni teori geliştiren o teoriyi geliştirene kadar hangi yenilgilerle karşı karşıya kaldığını çok iyi bilir. Diğeri herşeyin üzerine hazıra konduğu gibi teoriye de hazıra konar ve o geliştirme anındaki güçlüklerden habersizdir. O emek vermediği için bir şeyin nasıl büyüdüğünden haberi yoktur, belki de bir anne babanın büyüttüğü çocuktan ayrılmak istemeyişi bir teoriyi geliştiren gibi emeğin değerinden anlıyor olmasından kaynaklanabilir. Büyütülen şey ortak mal olacağı için onu çocukların erişkin dönemde bırakıldığı gibi bırakılması gerekir, aksi halde o da totem haline gelir.




Diktatör olmak yoruma hakim olmaktır

Herşeyi belirleme isteği sınırsız duyulan korkudan, herşeyin kendi iradesi dışında seyretme imkanı doğabileceğinden dolayı kaynaklanır. Herşeyin hesaplanabilir olması çoğu seyi güvenilir kılar ki bu da tesadüfe karşı alınan, korkuyu yenme amacli tedbirlerden sayılır. Herşeyin kontrol ve el altında olması rastlantıyı yok edeceği  gibi aynı zamanda güvenliği de sağlamış olur.
Bu gibi dünyada herşey belli, yerinde ve olması gerektiği gibidir. Tesadüflere yer verilmez. Belirsizlik özgüven sorunu yaratır, çünkü o olduğu zannettiği şeyin ayağının altından kaydığını fark eder. 

Herşeyi belirleme isteği ile oluşumun yerini güven almış olur. Oluşum önceden ne oluşacağını bilmediği, içinde kesin bir hedef belirgin olmayan tesadüfü de içinde barındıran bir olgudur. Oluşum tek başına gerçekleşmez, oluşan bilir ki onun kendi dışında diğer varlıklara da ihtiyacı vardır. O kendini diğerlerinden soyutlayamaz, soyutlayamadiğı için de olacağa kendini açık tutar, diğerleri ile işbirliği yapar. İşbirliği yapmak güçsüzlük ifadesi değildir, tam tersi bu aslında gücün göstergesidir. Oluşumun önceden ne olduğunu bilmeden iyi birşey olacağına güvenmek güç değildir de nedir pekala? İyi birşey yapacaklarına güvenerek başkasına tahammül etmek, kendini belirsiz bir duruma sokmak güç göstergesinin tam kendisidir.

Diktatörler korkudan olmalıdır ki herşeyi belirlemeyi yeğlerler. Onlar da güçlerini güvendikleri en yakın arkadaşlarından alırlar, zaten arkadaşlarını hesaplanır ve güvenilir insanlarla donatmışlardır. Onların güvencesi herşeyin düşüncesi gibi gerçekleştiği anlardır, düşüncesi haricinde cereyan eden olgular hemen yok edilir. Bu nedenle çevresi control edilir şekilde düzenlenmiştir. Tesadüfe işini bırakamaz.

Tesadüfü ortadan kaldırmak için onların sık sık kullandığı aletler vardır. Gelenek ve göreneklere uyma şartı getirilir ki herşeyin yeri yerinde ve hesaplanabilir olmasında payı olsun. Kendi isteği doğrultusunda, gelenek süsü altında uyrukların sevilerek yerine getirilmesi istenir. Buyrukları yerine getirenler güvenilir kişiler sayılır, getirmeyenler ise ya yok, ya da görünmez edilir. Güveni yerine getirememe korkusu artık hakimdir. Herşeyi belirleme isteği artık korku salan bir ejderha haline dönüşmüştür.

Teorik açıdan herşey ya belli bir "izm" altında sürdürülmeye çalışılır, ya da hazırda olan herhangi bir din altında. Teorik anlamda da herşeyin belirli olması tesadüfün ortadan kalkmış, herhangi doğacak belirsizliğin önü kesilmiş anlamına gelir. O artık sadece insan davranışını değil, aynı zamanda neyi nasıl yorumlaması gerektiğini de belirler hale gelmiştir. Okulda ne okutulması gerektiğini, medyada ne yayınlaması gerektiği artık kendi belirleyecektir. Kendi görüşü dışındakilere söz hakkı vermeyecektir. İnsan korkudan ya herşeyin iyi gittiğine inanacaktır, ya da ortak görüşün doğru olduğu süsü verecek, gerçek görüşünü sürekli saklı tutacaktır.

Herşeyin oluşumunu başka birine devretmek kendi hayatını değil de başkasının hayatını yaşamak anlamına gelir. İnsan artık kendi duygusuna şüphe ile yaklaşan, en azından kendi duygusunu kamuoyunda gizler duruma düşen, sürekli kontrol altında birşey yapmaktan korkar duruma düşen konumuna gelmiştir. O kendi hayatini başkasına devretmiştir.

Kendisi ile uyumlu yaşayan hayatının kendi yorumcusudur, kendi hayatının sanatçısıdır. Bir diktatörün yapabileceği en iyi şey yorumlamayı bile tüketim maddesi haline getirip nasıl yorumlanması gerektiğini kendisi belirlemesidir. Bu durumda bütün işleri kendi yaptığı imajı ile insanların en önemli yetisini ellerinden alıyor ve onları kendinden bağımlı kılıyor: hayatı yorumlama yetisi. Çok insan çok yorum üreteceği için bu diktatörler için tehlike kaynağı olabilir. Bu nedenle tek bir yorum vardır, o da kendisinin yaptığı yorum. Belirsizliği teşkil eden herşey ortadan kaldırılır, gülmek dahi belirsizliği simgeler ve onlar için en tehlikeli silah haline dönüşebilir. Nietzsche bu yüzden: gülmek öldürür, der. 


Aktif ve pasif olmak

Aktif olmak gerçekten nedir? Yerinde hiç durmadan bir bu şeye, bir o şeye koşturmak mı? Yoksa bunun arkasında saklı başka şeyler mi var? İlk söylediğim yorumu destekleyici çok görüşler yaygın. Bu görüşe göre insan kendine bir hedef belirlemeli ve o hedefe ulaşıncaya kadar koşuşturmalıdır. Bu nedenle tüm enerjiyi bu hasefe kilitler ta ki hedefe ulaşıncaya kadar. Hedefe ulaştıktan sonra ne olacağı pek söylenmez ama önemli olan şey insan zihnini belli bir zaman o hedefle meşgul etmiş, başka şeye düşünme fırsatı vermemiş olmasidir.  O zihnini belli bir zaman meşgul etmiş, kendi dışında olduğu hedefle kendi zihnini köle haline getirmiştir. Tüm aktivitesi bu hedef doğrultusunda oluştuğu için hedefinin kölesidir artık o. Biz de buna aktif olmak diyoruz. Oysa zihnimiz tutsak olmuştur da haberimiz yoktur.

Tutsak olduğumuzu nasıl anliyoruz? Bu aktivitenin kendi gerçek değerlerimizle pek alakalı olmadığını nasıl anlıyoruz? Bu sözde aktivitenin gerçek değerlerimizle pek alakalı olmadığını ancak o aktiviteler durduğu zaman anlıyoruz, işte o zaman, kendi kendimizle başbaşa kaldığımız zaman, zihinlerimizi meşgul edici koşuşturmalar bittiği zaman gerçek tutsaklıktan kurtuluyor, gerçek değerlerimiz kendini belli edecektir. İşte bu zamanlar kendi kendimizle yüzleşme fırsatı buluyor, o güne kadar ne yaptığımızı sorgulama şansına sahip oluyoruz.  Bu durum aniden hiç beklenmedik şekilde ortaya çıktığı için onunla ne yapacağımızı bilmiyor ve tekrar kaçamaklık yapmak için yollar arariz. Hafta içinde çok aktif olanlar haftasonunda böyle boşluklarla karşılaşabiliyorlar. İşte bu zamanlar ya hemen arkadaşlar aranır, ya da tv bu boşluğu doldurur. Gerçek anlamı ile kendi kendimizi sorgulamaktan kaçarız.

Kendi kendini sorgulamaktan ne anlıyoruz? Sanmayın ki bir kadı önüne çıkıp ifademiz alınıyor.  Hayır, kendi kendini sorgulamak mahkeme önüne çıkmak asla değildir. Sorgulamak suçlu aramakla alakalı değil, yargılamak hiç de değildir. Sorgulamak o zamana kadar rutin şekilde yapılan şeyler üzerine muhakeme yapmak demektir.  İnsanoğlu doğduğundan beri alışkanlıklar edinir ve edindikten sonra o şeyler üzerine hiç kafa yormaz. Kafa yormak fazladan enerji sarfetmek demektir, bu nedenle o en kolay yolu seçecektir, herşeyi olduğu gibi bırakacaktır. İçinde bulunduğu kültürün bölünmez bir parçasıdır o artık.  Birşeyin neden sürdüğünü  sorgulamaz, o sadece uygular. Edindiği alışkanlıklar herşey yolunda gittiği sürece iyidir, birşeyin doğru gitmediği krizler esnasında belirir. Krizler aslında o zamana kadar olan alışkanlıkların işlemediği anı gösterir ve bize yeni durum değerlendirme şansı sunar. İşte bu anlar sancılı olabildiği kadar da şanslı zamanlardır, kendi kendimizi sorgulama anları ve yeni deneyimler edinme zamanlarıdır.

Biz bu kriz anlarını yok sayıp hiçbirşey olmamış gibi yolumuza devam edebiliriz.  Yola devam etmek gerçek pasifliğin göstergesidir. Aktif olan durum değerlendirmesi yapar, o o zamana kadar ki yaptığı yorumları tekrar masa üstüne kor, yeni durum değerlendirmesi yapmaya çalışır. İşte bu yeni çözüm bulma anları yaratıcı anlardır. Bu durumlar bize öğretilen şeylere zıt düşecektir, çünkü bizden beklenen şey sürekli o zamana kadar öğrendiğimiz değerlere uymaktır. Krizin oluşma sebebi de zaten bizim o zamana kadar ki değerlere sarılmamız değil miydi? Krizleri ortaya çıkaran metotlarla aynı krizler çözülemez. Metodların yenilenmesi, eski alışkanlıkların yerine yenileri eklenmesi gerekir. İşte bu anlar kendi çabamız olacağı için, kendi hayatımıza şekil verme anları olacağı için çok önemli anlardır. Hayatın gerçek anlamı bu anlarda ortaya çıkar.

Bizim gerçek anlamda aktif olabilmemiz kendi yorumumuzu kendimiz belirleyebildiğimiz zamandır, bizim üstüne oturduğumuz yorumlar değil.  Bizler yorumlayan varlıklarız ve insan olabilmemiz bu yorumun hakimiyetinin kimde yattığına bağlı. Başkasından aldığımız yorum ile sadece ödünç bir hayat sürdürebiliriz. Kendi hayatımızı sürdürmek kendi yorumumuzun efendisi olmaktan geçer, kendi alışkanlıklarımızı kırıp onlara daha mesafeli bakmaktan geçer.  Sadece kendi alışkanlığımız değil, bizim gibi diğer insanların da alışkanlığı olabileceğini, o alışkanlıklara da belli bir mesafeden bakmak gerektiğini bilmek gerekir. Yorumlama hükmüne sahip olanların asıl hayatımızın efendisi olduğunu bilmemiz gerekir. Ne kadar zoraki yorum belirleme çabası olacaksa da, ne kadar ana yorumu belirlemek için korkuya veya şiddete başvurulmak istense de hayatımızın efendisi olabilmemiz için kendi yorumcumuz kendimiz olmalıyız. Aktif olmak aktif yorumdan geçer.

Sonntag, 31. August 2014

Dax Prognose für den 01.09.2014 und den folgenden Tagen



Wir sehen hier ein längerfristig angelegter Chart. Wir sehen deutlich, daß nach den 3 Wellen auf der rechten Seite die 4. Welle angebrochen ist, welche aber sich nicht oben behaupten konnte und somit Verluste hinnehmen mußte. Dies bedeutet nach TT-Formation einen Bruch der Aufwärtsbewegung. Der Dax wird es sehr schwer haben, in dieser Region wieder zu kommen. Wir zommen jetzt auf den blau gezeichneten Kreis im Stundenchart und gucken, was genau dort passiert ist:



Die Erholung scheint einen Knick bekommen zu haben. Wir sind bis auf 9600 Punkten gestiegen und anschließend erlebten wir einen Rücksetzer, der wiederum von EMA140 verteidigt wurde. Bei EMA140 sehen wir den Doppelboden, was eine auf eine Untersützung hindeuten könnte. Falls die Untersützung hält, so sehen wir eine Rücklauf wieder bis ca. 9600 Punkten. Ob und wie die Chancen wirklich für einen Rücklauf sind, abzuschätzen, müssen wir wiederum den im blau gekennzeichneten Kreis genauer anschauen:


Auch hier bahnt sich eine 4'er Wellenbewegung an. Es wird sich am 1. September zeigen, ob die Hürde bei ca. 9480 genommen werden kann oder nicht. Sollte sich ein Verlauf wie in braun dargestellt, einstellen, ist die Gefahr des Absturzes unausweichlich. Sollte sich der Verlauf entsprechend der grünen Kurve anschließen, so ist der Weg für 9600 Punkten offen. Allerdings auch bei 9600 Punkten stellt sich genau die gleiche Frage. Wie wird der Verlauf sein? Wie im Kleinbild ist der braune Weg nach unten, der grüne nach oben. Da die 4. Welle auf dem Tageschart gebrochen ist, so gehe ich davon aus, daß der Anstieg entwieder bei ca. 9480 oder bei ca. 9600 Punkten zum Stillstand kommt.

Nco deutlicher sehen wir die Lage, wenn wir einen Blick auf den Wochenchart werfen. Der letzte Anstieg scheint, da er nicht über die EMA's hinausgehen konnte, ein Pullback zu sein. Es ist also sehr ratsam, vorsicht walten zu lassen und in den kommenden Tagen sich auf einen Absturz vorzubereiten.

Gerçek değerimiz nedir?

Gordion şehrinin Ankara yakınlarında milattan önce kurulmuş bir şehir olduğunu ve burada geçen bir rivayete göre çözümü zor olan düğümün Büyük İskender tarafından alışa gelmemiş bir yöntem ile kestikten sonra isminin zor çözülür problemlere verilen bir deyime verildiğini biliyormuydunuz? Gordion düğümü bu rivayete dayanarak ortaya çıkmış bir deyimdir. Zor çözülür problemlere alışa gelmemiş yöntem ile çözüm üretmeye Gordion düğümü denir.

Manisa'nin Salihli ilçesinde Lidya''lıların başkenti sayılan Sart şehrinde yaşamış olan Krezüs zengin ve eli açık olmasından dolayı ona atfedilen "Ben Krezüs'müyüm?" cümlesi hala batı ülkelerinde yaygın kullanılırken ülkemizde biliniyor mu?

Her deyimin kendine göre bir geçmişinin oldugunu ve bu geçmişin ne olduğunu, en azından kendi toprağımızda yaşanmış olaylara atfedilen deyimlerin tümünü biliyor muyuz? "Kendi değerlerimizi bilmiyoruz." derken, hangi değerlerden bahsediyoruz? Yabancilarin, yani aynı topraklarda yaşamıyor olanların bu tarihi bilmeleri ve o deyimleri yine de kullanmaları bize değer vermenin ne olduğunu hatırlatmıyor mu? Gerçek anlamda değer nedir, değer vermek nedir?

Elimize bir süs eşyası alıp da onu bir köşede tozlanmaya terk edip, eve gelen misafirlere zaman zaman göstermek o şeye değer vermek anlamına gelmez. Tabii ki değerli gördüğümüz şeyler muhafaza edilmelidir, ama kullanırlılığını  yitirdikleri andan itibaren onlar süs eşyasına dönüşürler. Değerler de kullanmadıkları sürece süs eşyasından başka birşey değildirler. Onlar kendi değerlerimiz olmaktan çıkmış veya hiç kendi değerlerimiz olmamıştır.

Goethe Schopenhauer'in kitabına şu sözleri yazmıştır: "Willst du dich deines Werts erfreuen, so musst der Welt du Wert verleihen.“  Yani kendi değerini sevmek istiyorsan, dünyayı kendin değerlendirmen lazım. Özbenliğini dünyaya sırt çevirerek kazanmak isteyen Schopenhauer'e Goethe yine şöyle yanıt veriyor: „So geht das nicht. Du musst der Welt Wert verleihen, damit du dich selbst wertschätzen kannst.“ Bunun böyle olmadığını, kendi kendine değer verebilmek için dünyayı kendin değerlendirmenin önemli olduğunu söylüyor. Ve Schiller de şöyle diyor: „Der Mensch ist nur da ganz Mensch, wo er spielt.“ İnsan oynadığı sürede tam insandır.

Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi değer pasif tüketilebilen bir olgu değildir. İnsan kendinden önce edinilmiş değerlerle oynayarak yeni değer geliştirdiği sürece, kendi değerini ürettiği sürece o özgüven kazanır, gerçek anlamda insan olur. O halde "Bizim değerimiz bilinmiyor" denildiğinde ilk önce biz bizden önce var olan değerlerin farkında olup, onlarla yepyeni kendimize uyarlanmış değerler inşaa ettik mi ki başkaları da bu değişikliği farketsinler? Değerler ancak eski değerler üzerine inşaa edilir. Kendi değerlerimiz eskisini oyun sürecinde kendi yaşamımıza entegre ettiğimiz zaman olabilir.

Samstag, 30. August 2014

Tek kişinin kaderini paylaşmak ile manipülasyon arasındaki bağlantı

Facebook'ta dolaşırken Israel'li bir bayanın gönderdiği mesajlar gözüme çarptı. Kötü niyetli olmadığını burada özellikle söylemek istiyorum. Çünkü onu başka forumlardan da tanıyorum. Her konuda geliştirmiş, kendisini hem sözlü hem de resimli ifade etmesini çok iyi bilen biri. İnsan ne de olsa kendi kabuğunun dışına çıkamadığı icin, kendini meşgul eden konuları birer birer foruma taşıyor. Filistin roketlerinden öyle etkilenmiş olmalı ki her yayınladığı makale veya sözlü yazı kendisinin korku izlerini taşıyor. Hatta ve hatta resimlerini incelerken (ne kadar abstrakt resimden anlamasam da) kırmızı lekeler gözüme çarptı, bunlar kan lekeleri olmalıydı. Ona lekelerin anlamını sorduğumda bana kesin bir yanıt vermemişti. Savaştan etkilediğine ben kesin gözü ile bakıyorum.

Söylemek istediğim şey resim ile ilgili değil.  Yayınladığı yazıların hep aynı türden olduğunu fark ettim. Her hangi bir zaman tek bir İsrael askeri kaçırılmış bile olsa, ya da Filistin'den atılan roketlerden dolayı herhangi bir şahıs yaralanmış olsa hemen o mağdurun özel hayatını anlatan bir hikaye ile karşılaşıyordum. Bu yazılarda, kaçırılmasında daha yaşının küçük, önünde yapacak çok şeyleri oldugunu ama hayalini gerçekleştiremeden  hayatının yön değiştirdiği gibi yazılar vardı. Bu tür yazıdan etkilenmemek imkansızdı. Yazıyı okuyanlar da böylece o şahsın hem çok kötü durumda yaşadığını, hem de çocukların kalleşce kaçırıldığını veya katledildiğini aynen hissetme şansı bulabiliyorlardı. Okuru mağdur kalanla empati kurduruyor ve dolayısı ile onu mağdurdan tarafa çekmeyi başarıyordu.

Diğer tarafta yüzlerce Filistinlinin bir anda hayatını kaybetmesi insanları neden o kadar etkilemediği kafama takıldı. Sayıca onlarin çok daha fazla mağdur kalmalarına ragmen neden Filistinli birinin bu kadar dikkat çekmediği kafamı kurcaladı.

Aradığım sorunun cevabını bilim adamları da incelemişler. Aynı fenomene yardım etme konusunda da karşılaşmışlar. Binlerce insanın Afrika'da açlıktan ölmesine rağmen neden insan onlara yardım etmedigini, diğer taraftan gözü önünde boğulan birini hiç tereddüt etmeden kurtardığını  sorgulanmışlar. Bu araştırmalara göre uzaklık ve yakınlığın yardım etmede rol oynadığı tespit edilmiş. Ne kadar binlerce kişi Afrika'da açlıktan ölse de gözden ırak olduğu için yardım edilmediği, ama göz önünde birinin tehlikeye düşmesi veya yardım istemesi anında çoğu insanın hiç tereddüt etmeden yardım ettiği görülmüştür. Bir kişinin kaderini göz önünde paylaşmak insanı kayıtsız bırakmıyormuş. Bu nedenle yardım toplayan organizasyonlar çoğunlukla acı çeken bir çocuğun hikayesini öne çıkararak insanları olaya yaklaştırmak ve dolayısı ile bonker olmayı sağlıyorlarmış. O halde yakınlık karşı taraf ile empati kurmayı sağlıyor ve ona karşı daha insancıl olmayı teşvik ediyormuş. Gözden ırak insanların kaderi ile de pek ilgilenmiyor, çünkü onlarla hem empati kurmak zor oluyor hem de "neden ben yardım edeyim ki?" deniyor, sonuçta benimle beraber binlerce kişi de yardım edebilir. Zorunluluk olmadıkça çoğu insan bu olayları görmemezlikten geliyor.

Başlangıçtaki arkadaş ne yapiyor? Mağdur kişinin hikayesini anlatarak okuru o şahsın kaderini paylaşmaya davet ediyor. Okur ister istemez o mağdur ile yakından empati kurabiliyor ve onu o duruma düşürenlere feryat ediyor. İstenilen sonuç da elde edilmiş olunmuyor mu? İstenilen şey yapılan politikayı meşru kılmak ve karşısında doğabilecek herhangi bir protestoyu ortadan kaldırmak değil mi? Yazının hiç bir yerinde bize katilin veya kendi politikamızı destekleyin diye ifadeler görmek mümkün değildir. Onlar üstü kapalı mesajlarla taraftarı kendilerine çekmeyi başarıyor, sadece insanların paylaşma duygusuna çağrıda bulunarak. Eğer üstü açık destek istemiş olsalardı onların alacağı cevap da Afrika'daki açlıkla mücadele eden ve yardım bekleyen insanların kaderini paylasmaktan pek farklı olmayacakti: insanlar kayıtsız kalacaklardı.

Donnerstag, 28. August 2014

Anlamak demek sakinleştirmek demek

Sürpriz birşeyin beklentimize aykırı gelmesi ile ortaya çıkar. Her insanın edindiği deneyimler yüzünden bir hayat "felsefesi" vardır. Bu felsefe onu olacak şeyler üzerine donanımlı kılar. Bu felsefesi içerisinde gerçekleşen ve gerçekleşmesi öngörülen şeyler ona sürpriz yaratmaz. Görebildiği derecede onun için herşey açıktır. Bu doğrultuda beklediği veya ongorulmesine uygun gerçekleşen olaylar sürpriz yaratmaz.

Öngörü dışında gerçekleşen olaylar ancak sürpriz veya korku (endişe) yaratır. Meraklı olan sürpriz ile karşılaştığı için haz alacaktır. O güne kadar hiç düşünmediği, aklının ucundan bile geçirmediği birşey ile karşılaşmıştır. O bu seyi mevcut olan sistemine nasıl entegre edeceği üzerine kafa yorar. Gerekirse o zamana kadar ki olan felsefesini tekrar revize edecektir. Etmese bile her sürpriz ona kendi felsefesinin sınırını göstermiş olacaktır.

Sürprizden korkan ise sürprizi ret edecektir. Böyle birşeyin olamayacağını gerekirse kendi felsefesi ile "kanıtlayacaktır" . Gerekirse sürprizi savunanlar karşı savaş bile açacaktır, yeter ki kendi felsefesi zarar görmesin.

Korku ile merak sürprize karşı konulan iki ayrı tutumdur. İkisi de birey de tedirginlik yaratır, nedeni ise sürprizin anlaşılır olmamasından kaynaklanıyor. O halde her sürpriz o kişinin bilgi sınırını belirliyor. Geniş bilgiye sahip olan biri en ufak bir şey ile sürpriz olabilir mi? Ben bunu düşünemiyorum. O halde anlayan biri sürpriz olabilir mi? Sürpriz ile karşılaşmayan biri klasikleşmiş olmalıdır. Onu tedirgin eden hiç bir öge yoktur artık, o herşeyin üstündedir.