Sonntag, 14. September 2014

Özgürlük üzerine

Hayatı betimlemek isteyen ve tek bir görüşe sahip olan hayatı tek taraflı görür ve o gördüğü şeyin tek doğru olduğunu zanneder. Çok daha değişik hikaye dinlemiş veya kitap okumuş biri ise hayatı değişik yönlü görme imkanı olduğunu anlar. Bu nedenle de kendi görüşünün diğer görüşler arasında sadece bir tane olduğunu görür. Bu tutum diğer görüşlere karşı saygılı olmayı gösterir. Amaç herhangi bir görüşün "gercek" olduğunu keşfetmek değildir, amaç hem kendi görüşüne hem de başkasının görüşüne mesafeli bakmaktır.

Her ne kadar betimleyici olarak betimlenmek istenilen şeyi dil ile kurgulasak da kurguladığımız şey bizim perspektivimize bağlı olduğu bilinmelidir. Bizim gibi binlerce perspektif olduğunu varsayarsak o kadar da değişik düşüncenin olabileceğini göz önünde bulundurmak gerekir. Gerçek denilen şey bu perspektiflerin kendi görüşümüze pürüzsüz şekilde uymasıdır. Yapabileceğimiz şey gerçek "gerçeği" aramak olmamalıdır, geleceğimizin tutarlı olmasıdır. Özgürlüğümüz perspektiflerin çoklu olmasını bilmek ve gerektiği zaman bu ördüğümüz ağları bozup yeniden inşaa etmek olmalıdır.  

Samstag, 13. September 2014

İyi karar vermek dönüştürür

Gelecek, potansiyel havuzu gibidir, biz bu havuz içinde yaptığımız seçim ile yeni potansiyele kendini ifade etme fırsatı tanıyoruz. Bir ağ noktasını düşünün, orada oturan biz diğer noktalara açılan ilişki ağını saçan biri olarak düşünün. Ağ noktalarında diğer insanların seçimi ile buluşup belli bir süre aynı yolda yaşamak mümkün, ama yine alacağımız kararlar bizi başka noktalara sürüklüyor. Biz bir noktadan diğerine aldığımız kararlarla ilerliyoruz. Bu nedenle o zamana kadar aldığımız kararlar bizi takip etmek için ip ucu verebilir, sonradan neden o kararı verdiğimiz anlaşılabilir ama karar verme anında hangi kararın verileceği bilinmez. O zamanki duruma ve şartlara bağlıdır hangi kararın verileceği. 

Karar alırken seçim yapmak çok şeylere bağlıdır, tek bir faktöre bağlı olduğu söylenemez.  Kahnemann'a göre insanları etkileyen iki sistem var, birincisi hızlı çalışan, bilinçaltında benliğini sürdüren sistem. Burada duygular, otomatikleşmiş deneyimler saklı. Asıl kararların burada verildiği söylenir. İkinci sistem akıl sistemidir. O sistem kontrol edendir. Bilinçaltı ile alınan kararları veto etme hakkına sahiptir veya karar hoşuna gidiyorsa vereceği kararın ne kadar iyi olacağına dair bizi rahatlatıcı hikayeler uydurmakta meşguldür. Uydurduğu hikayelerle bir nevi rahatlatma görevini üstlenir.

Aslında karar almak için sadece kendi duygularımız (birinci sistem) yetmiyor. Karar alırken sadece kendi deneyimimiz ön planda olmuyor, dışardan bize gelebilecek tepkileri de göz önünde bulunduruyoruz. Yani karar almak sadece birey işi değil, toplumsal bir faliyet haline de gelebiliyor. Bize ne derler? korkusu karar verme anında baskın çıkabiliyor, bu konumda sistem 2 herşeyi üstlenmiş oluyor. O herşeyi tartıp son anda bir karar veriyor. Tabii ki bu karar kendi duygularımızla uyuşması gerekir, uyuşmadığı anda ikilem ve vicdan azabı yaşarız. 

Bunların toplamının sonunda insan iyi bir karar vermeye çalışıyor, kararın iyi olmasında kendini akıllı, kötü gittiğinde de kendini kötü hissediyor. Sonuca odaklı düşünüldüğünde her iyi sonuç veren kararı kendimize atfediyor, kötü gideni ise başkasına veya başka güçlere. Herşeyin iyi düşünülmesi halinde bile şansın rolünü unutmamak lazım. Bu nedenle aslına bakılırsa sonuç pek de önemli değildir. Ne kadar sonuç kötü olmuş olsa da, iyi bir incelemeden sonra aslında gidilen yolun doğru olduğu görüldüğü anlaşıldığı zaman, teoriyi tamamlamak için mesela tesadüf faktörünün de teoriye dahil edilmesini öğreneceğiz. Bu anlamda yaptığımız hata teoriyi tamamlamak için şarttı. Gelecekte belki daha değişik parametrelerin göz ardı edildiği adım adım ortaya çıkabilecek ve onlar da teoriye dahil edilecektir. Teorinin gelişmesi ile bizim de teoriye olan tutumumuz değişecek, olaylara daha esnek tavır sergileyecek ve kendimiz de değişim göstereceğiz. Sonuç odaksız kararlar kişiyi dönüştürme amaçlı olmalıdır.

Yukarda karar ağlarından ve ağların ucunu oluşturan  noktalardan bahsettik. Her noktayı teşkil eden insan içinde bulunduğu ağı yorumlamak zorundadır. İşte ağ denilen şey bu yorumlardan oluşur. Ağ zannedildiği gibi sabit değişmezlerden oluşmaz, o sürekli kendini yeniler. Eski ağlar yerini yenisine bırakır. Yeni ağlar da yeni problemler getirir ve yepyeni belirleyici ağlar gerektirir. Yeni ağın doğması hiç bir zaman sona ermez. Ancak ağlar sabit kılındığında tek bir yorum hakim olur ve her yeniliği önler. Her yaşayan canlı kendi ağını kurduğu sürece kendini canlı hisseder. Amaç sağlam bir ag kurmak değildir, bu zaten doğanın kendine aykırıdır, amaç ağların kendi kendini yenilenmesine umutlu bakmak ve bu cesareti içinde hissetmektir. İşte bu cesaret insani içten dönüştürebilir. Dönüştüğü sürece de karar verme cesareti ve kendine güveni de artacaktır.

Warum es zum Crash kommen muß!

Um die oben gestellte Frage richtig beantworten zu können, sollte man sich ein generelles Bild der Lage machen. Dieses Bild, was ich durch die braune Zeichnung ergänzt habe, erscheint atrraktiv zu sein, ohne eine Erklärung ist sie jedoch nichts als eine Zeichnung. Um meine Position zu stärken werde ich von meiner auch hier vorgestellten TT-Formation Gebrauch machen, welche von 4 phasigen Entwicklung ausgeht. Nach dieser Theorie ist die 4. Phase der Entwicklung mit dem Ausbilden des Kopfes beendet, was danach folgt, ist ein letztes Aufbäumen der "Longies", welche das Feld den "Shorties" nicht kampflos überlassen wollen. Und diesem Versuch ist es zu verdanken, daß wir jetzt die linke Schulter bekommen. Da jeder nach oben gerichteter Trend 4 Phasen durchläuft, so lassen sich auch an diesem Schulter 4 Phasen erkennen.


An diesem Schulter sind bereits zwei Phasen entstanden, welche durch das kurze Andocken an die 9780-90 zu Ende kam und wir eine Konsolidierung erfahren. Die Gewinne, die in kürzester Zeit fast aufgeholt wurde, werden einiger Teilnehmer dazu animieren, Teilgewinne mitzunehmen. Deshalb kann die 2. Phase auch eine Verschnaufphase bezeichnet werden.

Diese zweite Phase könnte ihren tiefsten Punkt bei ca. 9500-9550 finden. Mit dem drauffolgenden Anstieg wird dann die 3. Phase der begonnen Phase der Erholung eingeleitet, was wegen der Marklage und dem politischen unsicheren Umfeld den Dax nicht über 9780 Punkten gehen lassen dürfte. An diesem Punkt dürfte noch ein Abpraller die 4. einleiten, was die Form einer weiblichen Geschlechtsorgen ("Möbse") haben dürfte.Und an diesem Punkt ist dann die ganze Entwicklung der 4 phaserigen TT-Formation beendet und auch das Wiederherstellenwollen der gebrochenen Phase würde zu Ende gehen, was somit auch gebrochen sein wird. Ich rechne also im Oktober, dem Crash-Monat, mit einem Absturz.

Sonntag, 7. September 2014

Haz almak tehlikeli midir?

Haz almanın çoğu dinler tarafından hoş görülmediği aşikardır, bilhassa içinde yaşadığımız islam dininin hazza karşı sergilediği tutum çok daha serttir. Her konumda asketik bir tutum sergileyerek vücudu zihinden ayırmaya çalışır. Ayrım yaptığı için de vücudu lanetliyebiliyor, zihne ise yüksek değer biçebilmektedir. Vücudu kontrol altına alabilmek için bazı yöntemler geliştirip, acı çektirmeyi mükafatlandırmış ve istenilen bir durum haline getirmeyi başarmıştır. Mesela gün boyunca oruç tutulduktan sonra iftar geldiğinde en güzel yemekler onu mükafatlandırmak icin olduğu gibi.  Genelde vaat edilen mükafatlar öbür dünyada tahsis edileceğinden, kısa süren hayat içinde haz almayı ertelemek pek de zor sayılmayacaktır. Karşı cinsiyete duyulan yakınlığın mükafatı cennette misli misline geri döneceği vaat edilir. Bu durumda da şu anki alabileceği hazı kolaylıkla erteleyebiliyor.

Bireyi kendi vücudundan ayırdığı gibi kadın ve erkeği de birbirinden ayırıyor. Karşı cinse yaklaşmanın tek nedeni soyunu devam ettirmek için yapılması gereken mekanik bir işlem haline gelebiliyor. Cinsellik haz alındığı için değil, görev olduğu için yerine getiriliyor. Her şekilde kadını çekici kılacak olgular saklanmak şartıyla örtülmekle kalmıyor, aynı zamanda onun yaşam alanı da erkeklerinkinden ayrılıyor. Böylelikle cinsiyetler beraber yaşamak yerine iki ayrı dünyada, birbirlerini tanıma fırsatı bulamadan görev icabı yanyana yaşıyorlar. Onlar kendilerine vaat edilen görevi yerine getirmek için kendilerine biçilen rolleri üstleniyor, kendi hayatlarını yaşayamıyorlar.

Yaşama ayrım getirmekle ve ayrı olana belli roller biçerek hayat basitleştirilebiliyor. İyinin ve kötünün ne olduğu, neyin önemsenmesi gerektiği belirlenmiş oluyor. Zihnin vücuttan daha önemli olduğunu bu nedenle önemsiz vakanın hor görülebileceği sonucu ortaya çıkabiliyor. Vücudun hor görüldüğü o camiada toplanan insanların genelde tombul yapıya sahip olmasından anlaşılır. İyinin kötünün belli olduğu dünyada neden spor yapılsın ki? Kötü görülen vaka spor ile neden mükafatlandırılsın ki? Geçici dünyada buna zaman ayırmak günah değil mi?

Ne kadar ayrım ile hayat basitleştirilmiş olsa da, o kadar da yozlaşabiliyor. Görev tahsisi ile cinsiyetler arası çatışmayı belli derecede, roller dışına çıkılmadıkça önleyebiliyor ama diğer taraftan oyun oynamayı da ortadan kaldırmış oluyor. Oyun karşı cinsi beğendikten sonra onun dikkatini üzerine çekebilmek için yapılan hamlelerden oluşur. Makyaj yapmak kadınlarda, vücut geliştirmek ise erkeklerde en belirgin oyunlardan bir tanesidir. Tiyatrolara konu olan dramlar kadın erkek ilişkisi üzerine kuruludur. Ferhat bile sevdiği Şirin'i elde edebilmek için kayaları oymuştur.

Oyun oyuncunun fantazisine göre değişir, dahası fantazisini geliştirir. Umduğu sonucu elde ettiği zaman ki alabileceği hazı başka hiç bir yerde tadamaz, çünkü kendi emeği ile başarıya ulaşmış olması ona özgüven verir. O şimdiye kadar yapmadığı yepyeni birşey yapmıştır, o yeni bir şey doğurmuştur. Yeni bir şeyin verdiği haz kadar başka haz yoktur: tanrı gibi üretebilmenin verdiği haz. Haz ayrımı ortadan kaldırır, haz değişik şeylerin birleşme anında ortaya çıkan orgazm denebilecek yeni bir enerjidir. Hazı ortadan kaldırmakla sevinci de ortadan kaldırmış olur, severek birşeyler üretmenin de önüne geçmiş olur. Amaç hazır rollere bürünerek karmaşanın üstesinden gelmek olmamalıdır, amaç karmaşayı doğurmak için kullanabilmek olmalıdır. Karmaşa yeniliği de beraberinde getirir, çözülme anında haz verir. Bu şansı taşıyabilmek için karmaşaya da izin verilmelidir.   

Samstag, 6. September 2014

İnançlıların inanmayanlardan daha fazla bilime sarılması

İnsan ne bildiğini nerden bilir? Eğer bildiği şeyler özdeşleşmiş ise ne bildiğinin farkında değildir, zaman ve mekan uygun olduğu anda o bilgisi kendini gösterecektir. Bisiklet sürmesi de buna benzer bilgi örneği olabilir. Ona, düşmeden bisikleti nasıl sürebildiği  sorulduğunda, onu aciklayamıyacaktır. Bisiklete bindiği andan itibaren ne yapması gerektiğini otomatikman yaptığı icin, sürmeyi o içselleştirmiştir. Dile dökülen bilgilerle dinleyen, dinlediği bilgi ile bisiklet sürmeye kalkıştığı anda o bisikleti süremiyecektir, çünkü bazı şeyler deneyerek öğrenilir. O henüz birşey deneyimlemiş değildir, bisiklet üzerinde nasıl denge kurulduğunu düşe kalka, düşe kalka kendisi deneyimleyerek öğrenecektir. 

Diğer tarafta ansiklopedik bilgi dediğimiz türden bilgiler vardır. Onlar hatırlanabilir ve açıklanabilir bilgilerdir. Bunlar dil ile ifade edilir bilgiler olup, deneyim ile pek alakalı olmayanlardır. Mesela Türkiyenin en büyük dağı sorulduğunda Ağrı dağından başka bir yanıt olmaması gibi, veya Türkiyenin başkentinin Ankara olduğu gibi bilgiler.

Bu iki tür bilgilerin haricinde tam kesin belli olmayan, yoruma tabii bilgiler de vardır. Bu olgulara ne kadar bilgi denilir, tartışma konusu olabilir, çünkü çekiciliğini açıklayıcı oluşundan daha çok represente ettiği arka plan teorisinin çekiciliğinden alır. Burada doğruluk aranması yerine uyumluluk aranır veya yorumlamak için baz alınan teorinin çekiciliği ön plandadır. Teoriye inanan teorinin öngördüğü seyi sorgulamaktan kaçınır olmasi, teoriye leke düşürmek yerine gerçek olguyu görmemezlikten gelmesi, teori körlüğüne sebep olur. Teoride uyumluluk arayan biri daha fazla esneklik gösterecek ve kesin birşey aramaktan kaçınacaktır.

Yoruma tabii olmak demek herşeyin geçerli olduğu anlamına gelmez, herşeyin relatif (göreceli) olduğu anlamına hiç gelmez. Herşeyin göreceli olması demek hiçbirşeyin yanlış olmadığı anlamına gelir ki o zaman da herşey serbest olacaktir. Öldürmek dahi teorik anlamda nedenselleştirilebiliyor ise doğru kabul edilmesi gerekecektir. Bu da kabul edilir bir durum olamaz. Her ne kadar gerçek doğru bilinmese bile bazı yorumların daha uygun, diğerlerinin ise alakasız olduğunu göstermek mümkündür. Bir yorumun diğerinden daha uygun olduğunu o teoriye olan inançla gösterilemez. İnanç bu bağlamda kıstas alınamaz bile. O teorinin doğruluğunu ancak uyumluluk veya geleceğe yaptığı öngörülerle test etmek mümkün olabilir.

İnanan, kavrayamadığı şeye inandığı sürece ona güvenmek zorundadır. Bilimsel metod da kavrayamadığı şeylerden biridir. Bir inançlı için bilim de yerinden sarsılmaz doğrular üretiyor olup, onun ürettiği bilgilere tüm gücü ile sarılması gerektiğine inanır. Bilim adamı için yaptığı şey sadece bir çalışma hipotezidir, belki iyi bir yorum sergilemiş olabilir ama bunun geçici olduğundan kuşkusu yoktur. O bilir ki şu anki test metodları ile geliştirdiği hipotez iyi sonuçlar vermektedir ama yaptığı şeyin sonsuza dek çürütülemiyeceği kanısıyla hiç aynı fikirde değildir. Bu nedenle bulgulara temkinli yaklaşır. İnançlı kişi temkinli yaklaşmaktan çok uzaktır, onun için ya doğru veya yanlış vardır, ortada gri bir tonun olabileceğini hesaplayamaz. Bu nedenle bilim adamının bulgularına bilim adamından daha çok sarılır o.

İnanç süreci ile yeni bir teori geliştirme süreci çok değişiktir. Yeni teori geliştiren o teoriyi geliştirene kadar hangi yenilgilerle karşı karşıya kaldığını çok iyi bilir. Diğeri herşeyin üzerine hazıra konduğu gibi teoriye de hazıra konar ve o geliştirme anındaki güçlüklerden habersizdir. O emek vermediği için bir şeyin nasıl büyüdüğünden haberi yoktur, belki de bir anne babanın büyüttüğü çocuktan ayrılmak istemeyişi bir teoriyi geliştiren gibi emeğin değerinden anlıyor olmasından kaynaklanabilir. Büyütülen şey ortak mal olacağı için onu çocukların erişkin dönemde bırakıldığı gibi bırakılması gerekir, aksi halde o da totem haline gelir.




Diktatör olmak yoruma hakim olmaktır

Herşeyi belirleme isteği sınırsız duyulan korkudan, herşeyin kendi iradesi dışında seyretme imkanı doğabileceğinden dolayı kaynaklanır. Herşeyin hesaplanabilir olması çoğu seyi güvenilir kılar ki bu da tesadüfe karşı alınan, korkuyu yenme amacli tedbirlerden sayılır. Herşeyin kontrol ve el altında olması rastlantıyı yok edeceği  gibi aynı zamanda güvenliği de sağlamış olur.
Bu gibi dünyada herşey belli, yerinde ve olması gerektiği gibidir. Tesadüflere yer verilmez. Belirsizlik özgüven sorunu yaratır, çünkü o olduğu zannettiği şeyin ayağının altından kaydığını fark eder. 

Herşeyi belirleme isteği ile oluşumun yerini güven almış olur. Oluşum önceden ne oluşacağını bilmediği, içinde kesin bir hedef belirgin olmayan tesadüfü de içinde barındıran bir olgudur. Oluşum tek başına gerçekleşmez, oluşan bilir ki onun kendi dışında diğer varlıklara da ihtiyacı vardır. O kendini diğerlerinden soyutlayamaz, soyutlayamadiğı için de olacağa kendini açık tutar, diğerleri ile işbirliği yapar. İşbirliği yapmak güçsüzlük ifadesi değildir, tam tersi bu aslında gücün göstergesidir. Oluşumun önceden ne olduğunu bilmeden iyi birşey olacağına güvenmek güç değildir de nedir pekala? İyi birşey yapacaklarına güvenerek başkasına tahammül etmek, kendini belirsiz bir duruma sokmak güç göstergesinin tam kendisidir.

Diktatörler korkudan olmalıdır ki herşeyi belirlemeyi yeğlerler. Onlar da güçlerini güvendikleri en yakın arkadaşlarından alırlar, zaten arkadaşlarını hesaplanır ve güvenilir insanlarla donatmışlardır. Onların güvencesi herşeyin düşüncesi gibi gerçekleştiği anlardır, düşüncesi haricinde cereyan eden olgular hemen yok edilir. Bu nedenle çevresi control edilir şekilde düzenlenmiştir. Tesadüfe işini bırakamaz.

Tesadüfü ortadan kaldırmak için onların sık sık kullandığı aletler vardır. Gelenek ve göreneklere uyma şartı getirilir ki herşeyin yeri yerinde ve hesaplanabilir olmasında payı olsun. Kendi isteği doğrultusunda, gelenek süsü altında uyrukların sevilerek yerine getirilmesi istenir. Buyrukları yerine getirenler güvenilir kişiler sayılır, getirmeyenler ise ya yok, ya da görünmez edilir. Güveni yerine getirememe korkusu artık hakimdir. Herşeyi belirleme isteği artık korku salan bir ejderha haline dönüşmüştür.

Teorik açıdan herşey ya belli bir "izm" altında sürdürülmeye çalışılır, ya da hazırda olan herhangi bir din altında. Teorik anlamda da herşeyin belirli olması tesadüfün ortadan kalkmış, herhangi doğacak belirsizliğin önü kesilmiş anlamına gelir. O artık sadece insan davranışını değil, aynı zamanda neyi nasıl yorumlaması gerektiğini de belirler hale gelmiştir. Okulda ne okutulması gerektiğini, medyada ne yayınlaması gerektiği artık kendi belirleyecektir. Kendi görüşü dışındakilere söz hakkı vermeyecektir. İnsan korkudan ya herşeyin iyi gittiğine inanacaktır, ya da ortak görüşün doğru olduğu süsü verecek, gerçek görüşünü sürekli saklı tutacaktır.

Herşeyin oluşumunu başka birine devretmek kendi hayatını değil de başkasının hayatını yaşamak anlamına gelir. İnsan artık kendi duygusuna şüphe ile yaklaşan, en azından kendi duygusunu kamuoyunda gizler duruma düşen, sürekli kontrol altında birşey yapmaktan korkar duruma düşen konumuna gelmiştir. O kendi hayatini başkasına devretmiştir.

Kendisi ile uyumlu yaşayan hayatının kendi yorumcusudur, kendi hayatının sanatçısıdır. Bir diktatörün yapabileceği en iyi şey yorumlamayı bile tüketim maddesi haline getirip nasıl yorumlanması gerektiğini kendisi belirlemesidir. Bu durumda bütün işleri kendi yaptığı imajı ile insanların en önemli yetisini ellerinden alıyor ve onları kendinden bağımlı kılıyor: hayatı yorumlama yetisi. Çok insan çok yorum üreteceği için bu diktatörler için tehlike kaynağı olabilir. Bu nedenle tek bir yorum vardır, o da kendisinin yaptığı yorum. Belirsizliği teşkil eden herşey ortadan kaldırılır, gülmek dahi belirsizliği simgeler ve onlar için en tehlikeli silah haline dönüşebilir. Nietzsche bu yüzden: gülmek öldürür, der. 


Aktif ve pasif olmak

Aktif olmak gerçekten nedir? Yerinde hiç durmadan bir bu şeye, bir o şeye koşturmak mı? Yoksa bunun arkasında saklı başka şeyler mi var? İlk söylediğim yorumu destekleyici çok görüşler yaygın. Bu görüşe göre insan kendine bir hedef belirlemeli ve o hedefe ulaşıncaya kadar koşuşturmalıdır. Bu nedenle tüm enerjiyi bu hasefe kilitler ta ki hedefe ulaşıncaya kadar. Hedefe ulaştıktan sonra ne olacağı pek söylenmez ama önemli olan şey insan zihnini belli bir zaman o hedefle meşgul etmiş, başka şeye düşünme fırsatı vermemiş olmasidir.  O zihnini belli bir zaman meşgul etmiş, kendi dışında olduğu hedefle kendi zihnini köle haline getirmiştir. Tüm aktivitesi bu hedef doğrultusunda oluştuğu için hedefinin kölesidir artık o. Biz de buna aktif olmak diyoruz. Oysa zihnimiz tutsak olmuştur da haberimiz yoktur.

Tutsak olduğumuzu nasıl anliyoruz? Bu aktivitenin kendi gerçek değerlerimizle pek alakalı olmadığını nasıl anlıyoruz? Bu sözde aktivitenin gerçek değerlerimizle pek alakalı olmadığını ancak o aktiviteler durduğu zaman anlıyoruz, işte o zaman, kendi kendimizle başbaşa kaldığımız zaman, zihinlerimizi meşgul edici koşuşturmalar bittiği zaman gerçek tutsaklıktan kurtuluyor, gerçek değerlerimiz kendini belli edecektir. İşte bu zamanlar kendi kendimizle yüzleşme fırsatı buluyor, o güne kadar ne yaptığımızı sorgulama şansına sahip oluyoruz.  Bu durum aniden hiç beklenmedik şekilde ortaya çıktığı için onunla ne yapacağımızı bilmiyor ve tekrar kaçamaklık yapmak için yollar arariz. Hafta içinde çok aktif olanlar haftasonunda böyle boşluklarla karşılaşabiliyorlar. İşte bu zamanlar ya hemen arkadaşlar aranır, ya da tv bu boşluğu doldurur. Gerçek anlamı ile kendi kendimizi sorgulamaktan kaçarız.

Kendi kendini sorgulamaktan ne anlıyoruz? Sanmayın ki bir kadı önüne çıkıp ifademiz alınıyor.  Hayır, kendi kendini sorgulamak mahkeme önüne çıkmak asla değildir. Sorgulamak suçlu aramakla alakalı değil, yargılamak hiç de değildir. Sorgulamak o zamana kadar rutin şekilde yapılan şeyler üzerine muhakeme yapmak demektir.  İnsanoğlu doğduğundan beri alışkanlıklar edinir ve edindikten sonra o şeyler üzerine hiç kafa yormaz. Kafa yormak fazladan enerji sarfetmek demektir, bu nedenle o en kolay yolu seçecektir, herşeyi olduğu gibi bırakacaktır. İçinde bulunduğu kültürün bölünmez bir parçasıdır o artık.  Birşeyin neden sürdüğünü  sorgulamaz, o sadece uygular. Edindiği alışkanlıklar herşey yolunda gittiği sürece iyidir, birşeyin doğru gitmediği krizler esnasında belirir. Krizler aslında o zamana kadar olan alışkanlıkların işlemediği anı gösterir ve bize yeni durum değerlendirme şansı sunar. İşte bu anlar sancılı olabildiği kadar da şanslı zamanlardır, kendi kendimizi sorgulama anları ve yeni deneyimler edinme zamanlarıdır.

Biz bu kriz anlarını yok sayıp hiçbirşey olmamış gibi yolumuza devam edebiliriz.  Yola devam etmek gerçek pasifliğin göstergesidir. Aktif olan durum değerlendirmesi yapar, o o zamana kadar ki yaptığı yorumları tekrar masa üstüne kor, yeni durum değerlendirmesi yapmaya çalışır. İşte bu yeni çözüm bulma anları yaratıcı anlardır. Bu durumlar bize öğretilen şeylere zıt düşecektir, çünkü bizden beklenen şey sürekli o zamana kadar öğrendiğimiz değerlere uymaktır. Krizin oluşma sebebi de zaten bizim o zamana kadar ki değerlere sarılmamız değil miydi? Krizleri ortaya çıkaran metotlarla aynı krizler çözülemez. Metodların yenilenmesi, eski alışkanlıkların yerine yenileri eklenmesi gerekir. İşte bu anlar kendi çabamız olacağı için, kendi hayatımıza şekil verme anları olacağı için çok önemli anlardır. Hayatın gerçek anlamı bu anlarda ortaya çıkar.

Bizim gerçek anlamda aktif olabilmemiz kendi yorumumuzu kendimiz belirleyebildiğimiz zamandır, bizim üstüne oturduğumuz yorumlar değil.  Bizler yorumlayan varlıklarız ve insan olabilmemiz bu yorumun hakimiyetinin kimde yattığına bağlı. Başkasından aldığımız yorum ile sadece ödünç bir hayat sürdürebiliriz. Kendi hayatımızı sürdürmek kendi yorumumuzun efendisi olmaktan geçer, kendi alışkanlıklarımızı kırıp onlara daha mesafeli bakmaktan geçer.  Sadece kendi alışkanlığımız değil, bizim gibi diğer insanların da alışkanlığı olabileceğini, o alışkanlıklara da belli bir mesafeden bakmak gerektiğini bilmek gerekir. Yorumlama hükmüne sahip olanların asıl hayatımızın efendisi olduğunu bilmemiz gerekir. Ne kadar zoraki yorum belirleme çabası olacaksa da, ne kadar ana yorumu belirlemek için korkuya veya şiddete başvurulmak istense de hayatımızın efendisi olabilmemiz için kendi yorumcumuz kendimiz olmalıyız. Aktif olmak aktif yorumdan geçer.