Freitag, 21. November 2014

Aydın olan kimdir?

Kant, aydın kişi aklını kullanmaya cesaret edendir der. Ama akıl öyle birşeydir ki bizi cennete götüreceği gibi hayatımızı cehenneme de çevirebilir. İnsan aklını kullanarak hem özgürleşebilir hem de tutsak düşebilir. Özgürleşmesi için o aklından da özgürleşmesi gerekiyor. Akıl kendi kendini saf dışı bıraktığı zaman insan gerçek anlamda özgürleşebilir. Aksi halde aklın bize oynadığı oyuna kanar, özgür olduğunu zanneder ama kendi kazdığı kuyuya da kendisi düşer.

Bu oyunlar hangi oyunlardır?  Akıl kendi kendini irdelediği zaman kendisinin akıllı olduğunu görecektir. İyi bir iş becermesi akıllı olduğunun göstergesidir, diye bir izlenim bırakacaktır. İyi bir iş becermeyi sırf akla bağlamak kendi kendini kandırmaktan başka bişey değildir. İyi iş benzetmenin arkasında çok şeyler olabilir, mesela şansın yağ ber gittiğinde dilediğiniz şeye konuşabiliriz. Ama akıl bize o şeye şans icabı sahip olmadığımızı, bunun kendi günlerimize gerçekleştiğini söyleyecektir. Durum hiç de böyle değildir. Şans icabı elde ettiğimiz birşey ikinci defa gerçekleşmeyecektir. Denemekte fayda var.

Başarılı olmamızı belki de çevremizdeki insanların bize iyi gözle bakmasından kaynaklanabilir. Herhangi bir sebeble çevresindekiler bize iyi davranıyor olabilir ve bizim bundan zerre kadar haberimiz olmaz. Yine akıl bize kendi gücümüzle başarı elde ettiğimizi söyleyecektir, bu da bir kaldırmacadır.

Aydın olan bunlara kanmayacak kadar akıllıdır. Akıl kendini iyi hissetmek için neden uydurmaz, o uydurduğu nedenlerin sırrını çözmeye uğraşır. Kendi kendini kandırmaktan kaçınır. Gerçek aydın bilgi küpü değildir, bilgi bilgisayara da yüklenir ama bilgisayarın aydın olduğunu söylemek biraz garip olurdu. Aydın açımasızdır, başkasına oldugundan çok kendisine acımasızdır, çünkü başarının sonuç ile alakalı olmadığını, başarıya giden yolun daha önemli olduğunu bilir. Aydın bir izcidir, o iz sürer. İzci için başarı kadar yanılgı da önemlidir, çünkü yanılgı ona birşeyin neden olmadığını söyleyecektir. Yanılgı aslında başarıdan daha büyük bir öğreticidir. İşte aydın bunu bilendir. Karanlık bir odada ne görmek mümkün olur ki? Biz de böyleyiz işte. Dünya, kadınlık bir oda misali.

Elma yeme meselesi

Dostoyevski, insan hiç birşey yapmasına gerek kalmasa, gece gündüz pasta yemekle ve sadece nesnesini sürdürmekle zaman geçirmiş olsa bile yine de bu durumu tehlikeye atacak ve kendi deliliğini elinden bırakmak istemeyecektir, der. Adem ile Hava da hiç birşey yapmadan ebedi yaşamayı, sıhhatli olmayı, tembel tembel cennette vakit geçirmek yerine hem kendisine acı veren bir durumu seçti, hem de kendi kaderini kendisi belirlemek istedi. Yasağın konması ile bilinçlenme de ortaya çıktı. O insanlar, sınır konması ile kendi sınırının da farkına vardı. Ne paradoks bir olgu, değil mi? Aslında farkına varılmasını istenmeyen birşeye dikkat çekildiği zaman o şeyi bilinçte bir defa daha silmek imkansız oluyor. Yasak konmamış olsaydı belki de o insanlar hiç birşeyi fark etmeden ömürlerini devam ettireceklerdi. Bu aynı kapıya asılı bir yazının "bu yazıyı okumayın" konutuna benziyor. Yazıyı okumadan kağıtta neyin yazdığı bilinmez, bilindiği zaman da o yazıyı okumamak için çok geç kalınmıştır.

Onlar bilinçlenmişler bir defa, artık eskisi gibi bir hayat sürdürmek imkansız olur. Bir defa farkına vardığı şeyin farkına varmıyor muş gibi yapamazlar artık. İsteseler de istemeseler de o eski masum halini kaybetmiştir, bilinçlenmek ile sorumsuz bir hayata devam edilemez. Onlar sorumluluğu eline almak zorundadır, ne kadar hata yapsalar da, ne kadar yaşam güç olsa da kaderinin kendi elinde olduğunu bilmek onun hayatına anlam katacaktır. Anlam, yaptığı şeyi zihinde tekrar canlandırıp, yorum yapmaktır.

Bilinçlenme belli şeylere işaret edildiği zaman da gerçekleşiyor. Özellikle yasak edilen şeyler merak uyandırıyor. "Ben buyum" dendiğinde otomatikman "Sen şusun"u da doğurmuş oluruz, çünkü BENin sınırlanması ile aynı zamanda BEN olmayanı da yaratmış oluruz, yani SENi. İstenmedik şekilde BENi belirlemeye çalışırken SENi de yaratmış oluruz, oysa amaç tek bir BEN yaratmak değil miydi? Kurgulanan BENin kapsamı ne kadar geniş olursa olsun, o kendine başka bir BEN yaratarak ikiliği ortaya sokar: istenmedik durum.

Bu anlatılan durum zorunlu bir durumdur, o BEN ona kendini müdafa etmek için giydirilmiş bir BENdir. Kendini bilmek fikir bazında olmaz, öyle veya böyle demekle hiç olmaz. Kendini bilmek aynı zamanda kendini unutmak ile de alakalıdır. Kendini gerçekten unutan sağlam bir benliğe sahiptir. O ne yapılması ve nasıl davranılması konusunda çok emindir ve güveni vardır. Ne kadar kendi içine baksa da orada birşeyin olmadığını, gizli saklı hiç birşeyin olmadığını kavrayacaktır. Ne kadar çocukluk zamanına inse de fazda birşey göremeyecektir, o sadece hatırladığı gibi, kendini nasıl görmek istediği gibi kendini görecektir. Bugüne o inişin katkısı olmaz. Bir fikrin yerine başka bir fikri yerleştirmekte pek fayda görülmez, bizim olan şey sadece deneyimimizdir. Deneyimlerimiz de kendini alışkanlık ile gösterir. Kendini bulmak demek o halde kendi alışkanlıklarının farkına varıp onların kölesi olmamaktır.

Bu nasıl olacak diye sorulursa pek de kolay olmayacağı aşikardır. Birşey öğrenmek için alışkanlık ediniriz, edindikten sonra da ona alışmamak için tekrar bir savaş veriliriz, peki ne anladık bundan?  Bundan anladığımız şeyler arasında farkındalık gelir. Neyi nasıl yaptığımızın farkında olup şartın elverdiği gibi davranışta bulunmamızı sağlamış oluruz, yani biz davrandırılmak yerine kendimiz davranırız. İşte farkındalıklı bir benliğin gerçek öyküsü. Bundan başka öykü yoktur. Hayal üzerine herhangi bir kurgu da yoktur. Bu anında kendini gösterir. Olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi davranır.

Elmanın öyküsü budur: o bizi kendi öykümüzü bulmaya teşvik etmiştir. Merak edip kendi kaderimizi kendimiz belirlemeye teşvik etmiştir. O bizi tedirginlikten etkinliğe teşvik etmiştir. 

Samstag, 15. November 2014

Doğa birşey unutmaz

Doğada rastlantının veya önceden belirlenmiş olmanın hakim olduğu sorunu çoğu insanın kafasını karıştırmıştır. Bu o kadar derin bir sorundur ki en eski filozoflardan bugünkü filozoflara kadar çoğu önemli filozof bu konuda fikir belirtmiştir. Onların çoğu ya rastlantı üzerine yoğunlaşmış, ya da belirlilik üzerine. Çok azı ikisinin aynı anda birbirini tamamlayacağı fikrini savunmuştur.

Doğanın hiç birşeyi unutamadığı savı bu iki görüşün birbiri ile ne kadar bağlantılı olduğunu gösterir. Doğada rastlantının hakim olduğu kadar da belirlenmiş olmanın payı vardır. Rastlantıya başka pencereden baktığımızda ona karar alma mekanizması da denebilir. Kararın nasıl alınacağı belli olmadığı için ona rastlantısal denmesinde pek hata yapılmış olunmaz. Karar almanın rastlantısal payı olması belki de özgür iradeyi de açıklayabilir.

Aslına bakılırsa bu üç konu üzerine sayfalarca kitap yazılabilir. Ben yine de kısa yoldan gitmeyi deniyorum. Doğanın sadece rastlantısal olduğu kanısı, her yapılan şeyin tekrar baştan başlaması gerektiği kanısını desteklemiş olacaktı, oysa doğa hiç öyle de değil. Zannedildiği gibi doğa katettiği bir yolu defalarca katetmiyor. Nedeni ise çok basit: doğa aldığı kararı unutmuyor.

Hiçbirşeyi unutmuyor tezi, doğanın belirli olduğuna dair bir ipucudur. Doğada süreklilik hakimdir, taa ki karar alınana kadar. Her Karar alma bir sıçrayıştır, o sürekliliği belli bir seviyeye taşır. Sıçradıktan sonra süreklilik yine devam eder. O bir daha başlangıç noktasına geri gelmez. Herşey değişmiştir.

Kararlar bilinçli şekilde sisteme entegre olamadığı zaman, onun farkına varılmadığı zaman herşeyin belirlenmiş olduğu zannedilir. Herşeyin belli güçler tarafından yönetildiği, kendisinin pasif olmaktan başka çaresinin olmadığı kanısı hakimdir. Oysa kendisinin karar verebileceği ve verdiği kararların da onu uzun zaman belirleyeceği hakim olsaydı, alacağı kararların sorumluluğunu daha fazla üstlenirdi.

Bir insanın hangi mesleği seçeceği, kiminle evleneceği, arkadaş grubunun kimler olacağı, hangi partiye üye olacağı, gibi çoğu meseleler genelde özgür irade ile alınır. Bilinçli alınan kararların özgür olduğundan yola çıkmak gerekir, çünkü normalde o kararlar alınırken herhangi bir baskı kurulmaz. Bir karar alındı mı, o bir dahaki hayatı belirler. Ondan sonra geri dönüş yok denecek kadar zordur. Doğa o alınan kararları unutmaz. Bu her konuda aynıdır. Doğa daha önceden alınan kararlar üzerine yeni şeyleri inşaa eder. O her defasında yeniden başlamaz. O yeni şeyleri o zamana kadar başarı ile sürdürmüş şeylerin üzerine inşaa eder. Bu nedenledir ki, başarılı bir sistem her canlıda aynıdır. Bir defa iyi iş görmüş birşey her canlıda kopyalanır. Neden Amerika ikinci defa keşfedilsin ki?

Canlıda sürekliliği taşıyan onun genleridir. Her kopyalamada hata yapma payı vardır, bu rastlantısaldır. Rastlantısal yollarla gelinebilecek yeni özellik ayakta durmayı başarır ise hayatını devam ettirecektir, aksi halde yok olacaktır. Doğa hiçbirşeyi unutamadığı gibi yeni şeyleri de dener. Unuttuğu şeyler zaten yok olurlar.

Kurgu ile gerçek üzerine

Gerçeği anlatmak için çeşitli yolların denendiği bilinir. Mesela eski kral saraylarında kötü haberin şaklabanlar tarafindan iletildiği bilinir. Kötü haberi getiren kellesini de kaybedeceği için kötü haberi söylemek yerine susmak tercih edilirdi. Bu nedenle de her ne kadar kral çıplak olsa da, krala çıplak olduğu söylenmezdi, en iyisi susmaktı.

Cezalandırılmayı korkmayanlar sadece şaklabanlar idi. Onlar bir çocuk kadar masum görüldüğü için cezadan muhaftılar. İstediklerini şaka ile karışık söylerdiler.

Bundan hariç bazı tarikatların da doğruyu düpedüz söylemediği, söylemek istenilen mesajı bir hikaye içerisine büründürdüğü bilinir. Nasrettin Hoca hikâyesinin bile böyle bir öğreti olduğu söylenir. Masalların bile aynı görevi yaptığından kuşku duyulmamaktadır.

Drakula efsanesinin de böyle bir gerçeği söyleme şekli olduğunu düşünmekte pek hata yapılmış olunmaz. Osmanlı devletinin ne kadar iyi ve adil yönetildiği ders kitaplarında öğretilir. Bu anlatış şekli bize gösterilmek istenilen resim olamaz mı?

Bu resmin arkasında neyin yattığı belki de Drakula efsanesi ile anlatılmak isteniyor. Bu anlatım şekli Osmanlı imparatorluğunun eziyeti altında acı çekenlerin bakış açısı olamaz mı? Çocuğunu yeniçerilere kaptırmak istemeyen bir babanın dramını anlatan bir hikaye olamaz mı bu? Ailesini ve halkını kurtarmak için şeytan ile bile anlaşma yapılabileceğinin hikayesi. Ve koruma gücünün ne gibi kuvvet doğurabileceğinin öyküsü, karşısında bir imparatorluğun ordusu olsa bile.

Drakula hikayesi de gerçek durumu anlatmak için seçilen, cezadan korunmak için değişik bir yol olamaz mı? Gerçeğin bir hikaye arkasına konması şaklabanların yöntemine benziyor olamaz mı? Bunu incelemek bir tarih ustasının görevi olmalıdır. 

Donnerstag, 6. November 2014

Ölümsüzlük üzerine.

İnsanı ölümsüz yapan sürekli başkasıdır, denir. Yaşadığım sürece benim için pek de önemli değil, çünkü ben yaptığımdan haz aldıktan sonra başkasının bana değer verip vermediği önemli değil. Tabii ki başka birinin onaylaması insanın gururunu okşar, ama insan sadece gönlü okşansın diye birşey yaptığı zaten, beğenilmek veya mükafatlandırılmak için bişey yapacaktır. O halde kendi olamaz. Kendi olamadığı için de anda yaşayamaz. O yapılması gerekeni yapmaz, o kendinden bekleneni yapar. O halde aklı sürekli ya geçmiştedir, ya da gelecekte. O anı sürekli kaçıracaktır. Başkasını düşünmek ile belki de akıllarda ölümsüzlük kazanacaktır, ama o hayat kendi hayatı değildir. O ödünç aldığı hayatı yaşadığı için de hayatını sevmez. Ancak ve ancak kendi hayatını sevebilen anı unutarak anda yaşar. O zamanın nasıl geçtiğini anlamaz bile. O ölümsüz değildir ama sonsuzluğu tek bir ana sığdırır. Anın sonsuz olduğunu anda keşfetmiştir o.

Montag, 3. November 2014

Acı çekmek üzerine

İnsan acıyı başına gelen olayı anlamadığı zaman, doğru kavrayamadığı zaman çekiyor, kavramış olsa bile yanlış değerlendirdiği zaman çekiyor. Kavramış olsaydı değerlendirdiği durumun da gerekli olduğunu görür, ondan ders çıkartabilirdi. Acı çekenler kendilerini başkası ile kıyaslıyor, diğerlerinin kendinden çok daha mükemmel olduğunu, kendisinin ise beceriksiz olduğunu zannettiği için acı çekiyor.

Acı çekmenin de belki belli bir görevi olabilir. Acı çeken kurban rolüne bürünerek kendisini koruma amaçlı acı çekiyor olabilir. Acı çekmesinin nedeni kendinden olmadığını, herkesin ona karşı kötü hisler beslediğine kendini şartlandırıp acı çekmesine bir anlam yüklemiş olur ve kendisinin de suçsuz olduğuna kanaat getirir. Böylelikle suçlunun dışarda olması kendisinin hiç bir değişiklik yapmasına gerek kalmadığı anlamına gelir ki acı çektiği halde kendini güçlü (iyi) hisseder. O kendini acı çektirenden daha namuslu, daha yüce olduğunu zanneder. Nietzsche bu anlamda ne demisti? "Yaşamaya nedeni olan herşeye katlanır." (*)

Aslına bakılırsa, başına gelen şeylerin dışardan ona geldiğini ve böylelikle düşman ilan ettiği şeylerin hepsi kendinde olduğu için bir düşman ile savaşıldığı gibi savaşır onunla. Ve böylelikle kendi içinde onaylamadığı karakterlere ses çıkarma hakkı vermez, onları dinlemez. Zamanı gelince de onlar bir çığ gibi düşer ve önüne geleni talan eder.

İçindeki muhalif seslere söz hakkı vermesi durumunda o söylenen şeylerin kabul göreceği anlamına gelmez, bu sadece muhalif güçlerin de kaale alındığı ve demokratik yöntemle çoğunluğun aldığı karara uyulması gerektiği anlama gelir. Karar alma mekanizmasında muhalif güçler de yer aldığı için alınan kararı sabote etmeyecektir, çünkü istediği doğrultuda karar alınmadığı için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Bir dahaki karar alma esnasında daha da hazırlıklı olacaktır. Karar kendi aleyhine olmuş olsa da değiştirme şansı ona verilmişti. İşte bu olanak ortak alınan kararı taşımaya yetecektir, içte huzuru sağlayacaktır.

Acı çekmemek için muhalif güçleri karanlık bölgeye itilebilir ve böylece gözden ırak bölgede tutulabilir. Ama ne kadar baskı olursa, o kadar da bastırılan güçler ortaya çıkmak isteyecek ve karmaşa yaratacaktır. Bu bireyin kendinde olduğu gibi toplumda da aynıdır. Toplumda da dışlanmış olanlar fırsat bulduklarında isyan edip öç alacaklardır. Bastırmakla acı dindirilemez, onun varlığını kabul edip onun da diğer faktörler gibi yaşama hakkının olduğunu anlayıp onu öğretici olarak kullanmaktan geçer yol, acıyı dindirmek. 

(*) Wer ein warum zum Leben hat, erträgt fast jedes Wie.

Samstag, 1. November 2014

İlgi ve unutma üzerine (Avni baba'dan esinlenerek)

İnsan yeni şeylere ilgi gösterir. Yeni şeyler merakını sardıktan sonra onun ilgisini çeker. Yeni şeyler o kişinin o zamana kadar edindiği deneyim ile açıklanamayan şeylerdir. O terim o kişinin alfabesinde yoktur. Bu nedenle o zamana kadar deneyimlediği şeylerle karşılaştığı yeniliği açıklamaya çalışır. Açıklayıncaya kadar da ona ilgi gösterir. İlgi göstermekle tüm dikkat ona verilir.

Asıl ilginin böyle olduğu kanısındayım. Diğer taraftan insan ilişkilerinde beklenti ile ifade edilmeye çalışılan bir ilgi vardır. Bu ilgi, ilgiyi bekleyenin gururunu okşar türdendir. İlgi görmüyorum, denildiği zaman aslında kendi egosunun okşanmadığını söylemek istiyordur. Karşı taraftan egosunu kabartacak güzel sözler duymak ister. Bu ilgi midir, yoksa egoyu tatmin etmek midir, bilinmez.

Bir kaç gün önce karşılaştığım bir olayda, genç bir delikanlı hanımının kaza yaptığını anlatırken üzüntülüydü. Hanımı istemeyerek 17 yaşındaki motorsiklet sürücüsü ile kaza yapmış, gencin bacağı kırılmıştı. Kocası özür dilemek için kazazedenin ailesine özür ziyaretinde bulunmuş, karşı taraf "hoşgeldin" demedigi için de çok üzgündü. Üzülmesinin nedenini sordum, "bizim kültürümüzde "hoşgeldin" demek kültürümüzün bir parçasıdır", dedi. Asıl sorunun kültürel bir sorun olduğunu anlatmaya çalışırken kendi kendini kandırmıyor muydu? Bence üzüntüsü, beklediği şekilde karşılanmadığı için egosu zedelendiği içindi. Kalkıp, gencin ailesinin evine kadar gidip de bunun onurlandırılmaması egosunu zedelenmişti. "Egom zedelendi" diye söyleyemediği için de kültürel faktörü öne sürerek kendini rahatlamıştı. Egosunun verdiği acının karşı tarafın duyduğu açıdan daha fazla olmasını düşünmek gerçek anlamda egosunun yaptığı bir oyundur ona.

Gerçek ilgi kendini unutup yeni şeylerle ilgilenmektir. Sırf kendi egosunu tatmin etmek için beklenen ilgi ilgi değildir.