Freitag, 13. Dezember 2013

Bir dil gelisme nasil gösterir?

Dil ile düsünce arasinda büyük bir bag vardir. Düsünceyi bicimleyen dil olmadigi zaman o düsünce paylasilmayacaktir ki o takdirde düsünceden bahsetmek dogru olmaz. O olsa olsa bir sezinti olur ama yine de o sezintinin bilince intikal etmesi icin dile gereksinim vardir. Dil Wittgenstein’in da dedigi gibi konusmak icindir, konusulamayan seyler icin susmak gerekir („Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen.“). Dilin ötesinde kavramlara sigmayan seyler üzerinde sadece sezintilerimiz olabilir, dilden baska seylerin olmasi gerektigi konusunda hissimiz olabilir ama bunlar paylasilmadikca düsünceye düsmüs olmaz.

O halde dil bilinmeyenler ile bilinenler arasinda ayrim yapar. Her bilinebilen seyin bir ismi olabilecegi gibi, her isim de o seyi var eder. Isimlendirilmis seyler bilinenler kategorisine düser. Dil bilinen seylerin sinirini belirler. Dil ile betimlenemeyen seyler yok sayilir. Dil seyleri kavramak icindir. Kelimesi irtibari ile “kavramak” “elle tututmak” da anlamina gelir. Bir sey kavrandigi zaman o sey elle tutulur, dünyaya düsmüs hale gelmis olur. Dil seylerin fotografisini ceker. Dil o seyi arkaplandan ayirir ve önplana gelmesini saglar. Her öne gelis bir anlam veristir, bir anlamlandirmadir. O halde dilin hacmi o kültürde yasayan fertlerin anlam verme yetisini ölcer. Ne kadar kapsamli olursa bir dil, o kadar o dille ayrintili düsünme saglanir.

Dillerin degisik kapsamli olmasi o dildeki yasayan insanlarin verdikleri anlama baglidir. Gereksinim duyulmayan seyler o dilde yok sayilacagi icin dil gereksinim ile gelisir. Eskimolarin „beyaz“ kelimesi icin yüze yakin ayri kelime kullandiklari söylenir. Bu ayrim onlarin gereksiniminden dogar. Eger bir eskimo her tarafin beyaz oldugu yerde beyazi griden ayiran tonlari fark edemiyecek durumda olursa ve bunu tanimlayamazsa bulundugu ortama uzun süreligine ayak uyduramiyacak demektir. Beyazi diger tonlardan ayirmak onun icin hayati önem tasir.

Ayni eskimo cöle yerlestigi zaman cöldeki diger sicak renkleri betimleyici sifatlara sahip olmayacagi icin cölde kaybolma riski yüksek ve diger insanlarin düsüncesini kavramada zorluk cekecektir. O yeni ögrenecegi cöl özelliklerini betimleyen kelimelerle yeni görüse (gerceklige) sahip olacaktir. Ne kadar yeni terimlere sahip olursa o olgulara dikkati daha da artacaktir. Onun icin kutuplarda yasarken ihtiyaci olmayan seyler cölde yasamaya basladiktan sonra var olmustur. Yeni ortam ile gelen ayrim bir nevi seyleri yoktan var etmistir.

Dil ihtiyactan dogar ve gelisir. Bir dilin kapsami o dilde yasayan fertlerin ihtiyaci ile ilgilidir. Ihtiyactan dogan kesfedilmis yeni bir kategoriyi var etmek , onu düsünceye düsürmek icin yeni bir kelime gereklidir. O olgu o kelime ile animsanmaya basladigi zaman o toplulugun bir gercegi haline gelmis olur. Dilde gelisim bilinen seylerin sinirlarini zorlamakla katedilir. Gelisme bilinmezden bir parca koparmaktir, bilinen seylerin sinirlarini genisletmektir.

Bilinen seyleri en iyi hazifa eden sey kitaplar ve geleneksel, kültürel otaklasa yapilan etkenlerdir. Ortak etkinlikler hislere, kitaplar ise akla hitap eder. Dil ile betimlenen olgular kitapta saklanir. Bilginin kitapta hafiza edilmesi yeterli sayilmaz, o bilgiler hayatta yer almasi, insanlarin bir gereksinimi haline gelmesi gerekir ki bilinenlerin sinirlari zorlansin. Eskiyi anladikca eskinin yeni olgulari betimlemekteki siniri görülecek ve yeni terimler önerilecektir. Önerilen yeni terimlerin kabul görmesi halinde ortak deger olusup yeni gerceklik kabul edilmis olacaktir. Her kabul görüs ortaklasa gerceklik yaratmaktir.

Gereksinim o toplulugun alt tabakasindan gelir. Üstten koyma, zoraki terim belirlemeler gereksinim sonucu degildir. Yetmisli ve seksenli yillarda TDK bunu denemis ve basarili olmamistir. Üstten belirlenmis terimlerin kabul görmesi ile belli bir gercekligi o topluluga empoze etmek aynidir. Dil yukarda da belirtildigi gibi bir gercekligi yansitir. Dile hakim olmak demek o dildeki gercekligi belirlemektir. Üstten empoze edilen dil baskici toplumlarda, alttan üste dogru yayilan dil ise ortaklasa belirlenmis gerceklige isaret eder.

Bir dilin yetersiz olmasi o dilde dile getirilmek istenilen olguyu yabanci dilde aramaya neden olabilir. Yabanci dile yönelmek ayni zamanda moda da olabilir. Baska bir neden ise yabanci dilin irtibatinin yüksek olmasidir. O halde ana dili gelistirmek icin hangi nedenlerin rol oynadigini iyi arastirmak gerekir.

Bilim adamlarinin yabanci terim kullanmalari iki nedene dayanir. Bilim dilinin hakim oldugu dili konusarak herkes tarafindan anlasilir olma ve herkesi anlama istegidir. Bilim camiasinda söz sahibi olmak icin ayni dilin konusulmasi gerekir. Bazi terimlerin moda olmasi bir ayricalik saglamak icindir. Dil belli bir gercekligi yarattigi gibi bir toplulugu diger topluluklardan ayirmaya da yarar. Dil ayrim yapar. Ayni dili konusanlar kendilerini daha yakin hissederler ve ayni dili konusan bir grup olustururlar. Gruplasma ayni gercekligi paylasanlardan olusur.

Bir dilin irtibasinin yüksek olmasi o dilin sayesinde avantaj saglamak icin de kullanilabilir. Markalarin yabanci dilde olmasi kendi dilinin o ülkede pek güvence yaratmadigina isaret de edebilir. Yabanci isimlerle kendi ülkesinde daha iyi bir pazara ulasacagini düsünenler ana dile karsi olan güvensizligi secmeyeceklerdir. Arzulari bulundugu ülke sinirlari disina tasmak ise her dilde anlasilir bir marka secmek zorunda kalacaklardir.

Uluslar arasi hakim bir dilde betimlenecek bir “gerceklik” tüm diger insanlari da etkileyecegi icin o dil ayni zamanda “silah” olarak da kullanilabilir. 19’ci yüzyilda en güclü ekonomiye sahip sayilan Inglizler daha yeni gelismekte olan Alman ürünlerinin irtibasini kirmak icin “Made in Germany” terimi yerlestirmek ve kendi ürünlerini korumak istemislerdir. Su anda ise ayni terim tüketim ürünlerinde güvenirligin simgesi haline gelmistir.

Görüldügü gibi dil belli bir toplulukta var olan gerceklige ve sinirlarina isaret eder. Bu sinirlari zorlamak o zamana kadar ki sinirlarin ne oldugunu bilmekle ve o sinirlari asma istegiyle gerceklesebilir. Iyi dil kullanmak o dili kullananin gerceklik derecesinin sinirlarini belirler. Dilin gelismesi ile gercekligin genislemesi ayni hizda ilerleyecektir. Düsünce bu gercekligin toplamidir. Düsünceyi genisletmek icin dilin sinirlari zorlanmasi gerekir.

Tarih üzerine düsünceler

Tarihin sürekli önemli oldugu söylenir. Nedeni pek anlasilmis degildir. Neden tarih önemlidir? sorusunu yanitlayani görmedim ama tarihin cok önemli oldugunu söyleyeni cok gördüm. Genel anlayis tarihin savas tarihinden ibaret oldugu kanisinin yaygin olmasi, savas tarihini ezberlemenin ne kadar yararli olabilecegidir. Tarihi savas tarihine indirgemek güclülerin hersey gücsüzlerin hic birsey oldugu kanisini dogrulamaktir. Kaybedenlerin bilincten silinmesi ve sadece kazananlarin konusulmasi ikili bir mantigin hakim oldugunu gösterir veya bu tür mantigi "ya hepsi ya da hic" olarak da aciklamak mümkündür.

Bir kültürün alt yapisini o kültüre hakim olan genel görüs belirler. Güclünün veya kazananin herseyi götürmesi hakim olan bir kültür ile degerleri gelismeyi ön planda tutan kültürlerin arasinda fark olur. Kazanmak temel bir kural oldugu durumda kazanmak icin de yapilan tüm etkinlikler mübah sayilir. O halde avantaj elde etmek icin yapilan hileler ve kurnazliklar mübah sayilacaktir. Amacin erisildiginde yapilan hileler ve kurnazliklar unutulacak, kaybedildigi zaman ise lanetlenecektir. Burada asil olan sey hilenin ve kurnazligin avantaj kazanmak icin yapilmasinin kötü oldugu degildir, onlari yapip da gercek amaca ulasamamak asil sorun yaratandir. Sorun kurnazligi yaparken becerisiz olmaktir.

Güclülerin hakim oldugu gücsüzlerin bilincten silindigi degerin hakim oldugu kültür kurnazligin gelismesini tetikleyecektir. O halde o kültür tüm gücünü istenilen yönde sarf edecektir. O yeni karsilastigi insanlari iki kategoriye ayiracaktir, karsisindaki ya kendinden güclüdür, ya da gücsüzdür. Güclü gördügü sahislara gücü onun gücünü gecinceye kadar hizmet edecektir. Firsatini buldugu anda kendi gücünü göstermekte cekinmeyecektir. Bu durumda gücsüz olmak firsat kollamaktir.

Bu tür disa vuruslarin yaninda ic degerlerin de tarihi gelismesi vardir. Her sahsin kendi degerlerinin gelisebilecegi gibi icinde yasadigi kültürün de degerleri gelisebilir. Ama kültürel degisimler cok daha yavas olacagi icin onlar degismezlermis gibi algilanir. Her sahis icinde yetistigi kültürden dem alir. Icinde yasadigi kültürel degerler ilk hitapda onun evreni degerlendirmesinde rol oynar. Ayni dili konusmaya basladigi zamandan itibaren o kültürün gerceklerini de bilincsiz sekilde alir. Güclünün hakim oldugu kültür icerisinde kendi degerleri de güclülük üzerine insaa edilecektir.

Kendi icinde gelisen bu degerler hangileridir? Onun icin bir cerceve olusturan kültürel degerler onun ayni kültürde rahat hareket etmesini saglarken o disa dönük bir hayat yasar. Icindeki gelismeler disa dönük yasantisinin tam tersi olabilir. O halde icinde bulundugu, ona verilmek istenilen degerleri sürekli sorgulamak zorundadir. O kendisi ile uyumlu, düsünceleri ile hareketleri arasinda tutarli bir hayat sürdürebilmek icin kendi degerlerini insaa etmek zorunda kalacaktir. O kendi icinde sürekli yikimlari ve yeni yapimlari görecektir. Yikmak ve yapmak onun ana degeri olacaktir. Her yikimin arkasinda bir yapilasma oldugu icin o kendi hayatinda bir gelisme kaydedecektir. Burada gelisme gösteren sadece degerleridir. O artik tek saglam bir degerin olamiyacagini, her okudugu yazarin aslinda kendi icindeki yikim ve yapimlarin anlatimi oldugunu kavrayacaktir.

O yazarlari örnek alarak kendisi de yikip yeniden insaa edecektir. Her yikimin sonunda gelen yapi yapani mutlu kilacagi icin ego tuzagina düserek ona sarilanlar olabilir. Bu da gelismenin sonu anlami gelir. O zaman hersey oldugu gibi kalir, güclüler kendilerine öngörülen yerleri doldururlar ve herhangi bir degisimin olmasini istemezler. Neyin nasil degerlendirilecegini kendileri belirlerler ve herhangi bir sapmaya göz yummazlar. Gelismekte olan biri icin bu degerler sadece bir "baston"dur. O yardimci bir alettir. Isi bittiginde bir kenera atilir.

Sevgi mideden degil kulaktan gecer!

Sevginin mideden gectigi söylenir. Özü itibari ile dogrudur, sevgi zihinsel bir olgudan öte fiziksel bir olgudur. Midenin önemi de zaten sevgide fizigin önemini vurgulamaktir. Sevginin gercekten mideden gectigi süphelidir. Insan her güzel yemek yapana ateslenmez. Ama önceden ateslenmis bir sevgiliyi daha tutusturdugu görülebilir, veya tam tersi de olabilir. Kötü bir yemek ateslenmek üzere olan ama tereddütlü iliskileri bozabilir de. Her ne olursa olsun yemek ilesimin son safhasinda yer alir. Iletisim baslarken neye dikkat edilir, karsimizdakinin hangi halleri bize daha cazip gelir sorularinin yanitini baska yerde aramak daha uygundur.

Gercek anlamda hangi duyu organlarinin sevgide ön planda oldugu üzerine düsündügümüzde fiziki sinyallerin ötesinde süphesiz ses tonu ve o tonu duyumsayan kulak gelir. Yemek mideye girmeden önce yeni tanistigimiz birini sempatik veya antipatik bulmamiz büyük ölcüde ses tonu ile alakalidir. Konusmanin iceriligi pek o kadar da önemli degildir. Erkegin ses tonu kadinimsi ciktiginda o pek ciddiye alinmayacaktir. Bir de kadinin erkegimsi cikan ses tonu bir erkek icin de ürpertici gelecektir.

Aratirmalarda görülmüstür ki konusulanin yaninda daha baska özellikler ön plana cikmaktadir. Daha da ilginc olan sey konusmanin iceriligi disindaki seyler karsi tarafi etkilemekte daha büyük rol oynadigi görülmüstür. Erkeklerde gür bir sesin, o sese sahip olanin ne gibi kisilige sahip oldugu hakkinda bilgi verir. Bu bilgi hissidir, kesinlikle akil ile algilanabilecek sözlü bilgi degildir. O güvenilir duydugumuz sese yaklasmamiz mi yoksa uzaklasmamiz mi geliyor, buna bilincalti ile karar verecektir. Hosumuza gitmeyen bir sese isinmak cok zor olacaktir. Sesin yaninda ses ile uyumlu vücut harektleri de bir o kadar önemlidir.

Ayni anlamda kadinlarin da ses tonu kendilerini cekici kilar. Bu nedenle tolefon satisi veya telefonla müsteri hizmetleri sunan sirketler güzel ve cekici sesli bayanlar ararlar. Sesin cekicilik kalitesi satisi ve müsteri hizmetini pozitif etkiler. Ne kadar satista sesin etkisi bilincli olarak kullanilmak istense de ayni cekicilik es seciminde de etken rol oynar. Sesin öneminin farkinda olan bayanlar ellerinde iyi bir "silah" oldugunu bilirler ve avantajli sekilde kullanirlar. Karsi cinsi etkilemek isteyen bayan kendi ses tonunu degistirerek daha cekici olmaya calisir. Bunun ne kadar bilincli yapildigi kesin olarak bilinmez ama arstirmalara göre birbirini sempatik bulan ciftler telefonla konusurken ses tonunu degistirdikleri gözlenmistir.

Her dönemin kendine uygun modada olan ses tonu vardir. Moda bazi seylerin en yaygin haline denir. Kücük yasta kulaga aliskanlik yaratmis ses tonlari ilerlemis yaslarda da cekici gelir. Cocuklarin kücük yasta ebeveynlerinden alip baska mercilerde egitime tabii tutulmalarina ön sartlandirma da denir. Burada da yukarda anlatilmak istenilen türde verilen bilgiler ön planda degildir, burada cocuklar belli ses tonuna daha duyarli olmalari saglanmaktadir. Ilerlemis yaslarda ayni tonda duyduklari ses onlara daha yakin ve sempatik gelecektir. Böylelikle elestirel taraflari saf disi birakilip uyumlu hale getirilmis olacaklardir. Söylenenin iceriligi degilde cok kücük yaslarda irtibar duyduklari ses tonuna yakinlik duyacaklardir. Bu anlamda kücük cocuklarin aileleri disinda aldiklari kurslara daha temkinli yaklasip onlari monoton ortamdan korumak gerekir ki kücük yaslarda sartlanmasinlar.

Güc ve onur üzerine

Alman anayasasinda onurun dokunulmaz oldugu yazilidir. Onurlu yasamak her insanin gerceklestirmek istedigi ama her zaman istedigi gibi gerceklestiremedigi olgudan bir tanesi ve en önemlisidir. Onur, icindeki potansiyeli gerceklestirme yetisi ile alakalidir. Onurlu yasamakta o potensiyelin gerceklesmesi icin tüm olanaklari seferber etmektir.

Bir cekirdegin onurundan bahsedecek olursak, o cekirdek gelisip agac olmasi icin gerekli olan tüm etkenlere sahip olmasi gerekir. Iyi besinli bir topraga, yeterli suya ve bol günese gereksinim duyar. Bu kosullar saglandiginda cekirdegin gelismesinde herhangi bir sorun olmaz.

Benzer etkenler insan gelismesinde de gecerlidir. Insan gelisimi icin güvenli bir ortam, saglikli besin kaynagi ve zengin cevrenin olmasi yeterli sayilabilir. Önceden belirlenmis olmayan insan, sartlarin uygun oldugu anda kendini deneyimleme sansi bulacaktir. Belirlenmedigi icin de ne olabilecegini kesfetmesi ile hükümlüdür o. Cevresinin etkisi ile yogrulup, etken bir rol üstlenmesi icin de kendi dili ile yorumlamasi gerekiyor.

Hazmettigi seyleri kendi diline düsürdügünde özü ile birlesme imkani bulup, icindeki potansiyeli gerceklestirme yolunda bir adim atmis olur. Diline düsürme özü itibari ile bir düsürmedir, yanilgi payi da icinde saklidir. Deneyerek neyin kendine uygun, neyin uygun olmadigini kendisi kesfedecektir. Bu kesif sorumluluk isteyen etkinliktir. Özgür iradesi ile yaptigi secimlerin kendini sekillendirmeye yarayacagi icin her secimi bilincli ve istekli yapmalidir.

Böyle bir ortamda yetisen biri kendi onurunu koruyarak olmak istedigi kisilik yönünde büyük adimlar atacaktir. O onurla yetisecektir. Kosullarin kisirlasmasi cevrenin zenginliginin azalmasi, daha da ileri gidilecek olunursa cevrenin onun gelismesini engelleyici olmasidir. Cevre onu istedigi gibi sekillendirmek isteyecektir. Özüne uymamasi durumunda cevre ona baski yapmak isteyecektir. Cevre istedigi yönde insani yetistirirken öze aykiri geldiginde güc kullanacaktir.

Güc karsisinda yapilan seyler onuru zedeler, o öz ile uyumlu degildir. Istedigi kisilik yönünde degil de istenilmis bir kisilige sahip olur. Güc ile olusan kisilik, giydirilmis kisiliktir. O kisinin üstünde büyük numarali elbise gibi durur. Kisi üzerine etkin olan güc degisik sekilde kendini gösterir. Toplu halde mahalle baskisi diye de literatüre gecen olgu kendi icinde bir kontrol mekanizmasi olusturarak da belirir. Mahalle baskisi komsularin birbirini kontrol etmesinden kaynaklanir. Güvence sunan komsular ayni zamanda hareket etme alanini da daraltir. Gücü utanc, sucluluk duygusu veya topluluktan men etme ile gerceklestirir.

Onurlu yasamak isteyen biri gerektiginde toplumdan men edilmeyi de göz önünde bulundurmayi gerekiyor. Toplu halde uzlasilmis kurallara karsi koyabilme gücüne sahip olmasi gerekir. Bu güc kendi icinden gelir. Kendi gücünün farkina varan ve ona güvenen biri onuru ile yasayabilir. Bu güc gecici isteklerden dogmaz, bu güc özünden gelen sesin kendisini göstermesidir. Bu güc kendi varliginin farkina vardiran bir güctür. O toplulukta eriyip gitmeyi saglayan güc degildir. Kendi gücünün farkina varan ve kendi potansiyalini gerceklestirmek icin harekete gecendir onurlu yasamak.

Birini isinden etmek istiyorsaniz onu övün!

Her tarafta pozitif düsüncenin yüceltildigi bir zamanda böyle bir cagri da nerden cikti diye düsüneceksiniz. Evet, dogru düsünüyorsunuz, böyle bir cagri nerden cikti? Simdi tabii ki övülmek ve onurlandirilmak herkesin gururunu oksuyor. Alkislanmak insanin onun yerini gösteriyor. Cok alkis toplayan deger merdiveninde yükseklere tirmaniyor. Bu genel bir yaklasim oldugu zaman cogu insan deger merdiveninde adim atmanin tek caresi alkis almakta oldugunu zannediyor. Digerlerinden tastik almak onun tek amaci haline geliyor.

Ama alkis almak neden kötü olabilir ki? Bunu gercek anlamda irdeleyebilmek icin alkis tutanlarin kimler oldugunu bilmek gerekiyor. Alkis tutanlar "orta" kesimdir. Onlar herseyin kendilerine benzedigi zaman alkis tutarlar. Onlar var olan seylerin devami sürdürebilir oldugu zaman alkis tutarlar: Hersey dün böyleydi, bugün de böyle, yarin da öyle olacak, düsüncesinden yola cikarlar. O halde her alkislanan sey ortaya tanidik gelir. Orta taninmadik seyleri denemek icin caba göstermez, hic o riske de girmez. Kendi bildigi seyle karsilastigi zaman "aaa ben bunu taniyorum!" dercesine o alkis tutar. Onda "bunu ben de biliyordum!" duygusu hakimdir.

Etken biri alkis almak icin ortanin zevkine hitap edici seyler yapmalidir. Alkis ve begenilmek onun tek amaci ise onun icin en kazancli is tanidik seylerin tekrarini yapmaktir. Yeni seyler yapip da Nasrettin Hoca gibi gölün tutmasini beklemez. Böyle bir zahmete zaten girismez. Tek amaci kabul görmek oldugu icin, amacina ulastigi takdirde o yaptigi isi birakir. Bir daha yeni seyler denemesine gerek kalmamistir. Zaten yeni seyler hic denememistir. O sadece eskileri tekrarlarken el becerisi veya zihin kivrakligi ile bir iki seyi tekrarlarken begeni kazanmistir. Onu begenenler bu kivrakligi överler.

Bu kivrakligi cocugunda gören bir anne cocugunun bir dahi oldugunu vurgular. O cocuk artik annesinin gözünde bir dahidir. Dahi oldugu tastiklenmis bir cocuk kendinden ne düsünür? O cocuk ulasmak istedigi seye zaten erismistir, o zaten dahi olup begeni kazanmak istiyordu ve istegine de erisince baska bir hedefi kalmadi. O cocuk bundan sonra dahilerin calismadan da amaclarina ulasabilecegini ögrenmistir. Cünkü o zamana kadar fazla bir ugrasi sarf etmemeden elde edilir bir izlenim kazanmistir.

Baska bir örnek ise Türk futbolunda da gözükmektedir. Begeni toplamak icin sahaya cikan futbolcular bir iki iyi hamle yaptiklarinda göge cikarilmalari onlarda cocuklarda oldugu gibi ayni duyguyu yasatmaktadir. Onlar da ulasmak istedikleri yere geldigini gördükleri icin baska bisey yapmalarinin gerekmedigi kanisindalar. Bu durumda bir kere erisilmis galibiyet veya iyi bir gol pozisyonu onu ve seyircileri tadmin edecektir. Ve böylece "orta sinifa" hesgelmis olacaktir.

Orta sinifta olan biri kendinin orta sinifta degil de cok ilerlerde oldugunu zannediyor. O halde ortanin yapmis oldugu tezahürat bazen cok kandirici olabilir. Amac begenilmek ise kendi kendini kandirma olasiligi da bir hayli artar ve gelismekte olan kabiliyet orta dereceden baska yere varamaz. O o seyi sevdigi icin degil de begeni kazandigi icin yapar.

Diger taraftan yola devam etmek icin neler yapmali? Ilk yapacagi sey alkis aldigi zaman temkinli davranmasi. Alkis almanin ne kadar kandirici oldugunu ve amacinin alkis almak degil, yaptigi isi severek yapmasi oldugunun bilincine varmasidir. Sevdigi halde alkis alacak olursa ne ala. Ama alkis almadigi zaman da kendi gittigi yoldan sasmamalidir. O belki ortanin disinda kalacaktir, orta onun ne yaptigini anlamiyacaktir, cünkü her yeni seyin ortaya kadar ulasmasi zaman alir, yine de gittigi yolda emin adimlarla devam etmelidir.

Orta yoldan sapip sap yollara takilmak biraz cesaret ister. Bu aslinda hayati bir cesaret degildir. Ölüm tehlikesi hic yoktur. Bu aslinda dogru bildigi seyin sonuna kadar giderek kendi icindeki sesin gerceklesmesine izin vermektir. O kendi potansiyelini kesfetmis olusmasina imkan saglar. Alkis toplamak isteyen icinden gelen o sesi öldürür ve disardan gelen seslere kendi verir. Aslinda o icindeki sesler tam ölmedigi icin savas icindedir. O icindeki sesi sürekli bastirmak zorundadir.

Icindeki sesi dinleyen öyle bir celiski yasamaz. O kendisi ile huzur icindedir. Biliyordur ki o kendi dogrularini yasamaktadir. O icindeki sesi dinlemekle kendi kendini sekillendirme imkaninin elinde oldugunu biliyor. O halde kendi hayati herkesin üstünde hipotegi olan ortak bir mal yerine sorumluluk gerektiren bir dava oldugu anlar ve gerekeni yapar. Gereken sey icindeki potansiyeli gerceklestirmektir.

Somut ile soyutun arasindaki fark

Gercekten somut ve soyut nedir? Somut soyutun taslasmis halidir. Soyut elle tutulur, gözle görülür bisey degildir, yani fiziksel özelligi yoktur. O birnevi metafiziktir, yani fizigin ötesinde gizli bir perdenin arkasinda duran bir olgudur. Canli sayilmaz. Soyut kavrami gördügümüzün ötesinde daha baska seylerin de oldugu kanisindan yola cikar. O bir genelleme olabilir, veya taslasmis biseyin flu hale getirilmis durumu da olabilir. Ayni zamanda o somut olaylarin tümünü kapsayan bir yasa da olabilir.

Soyut, kavramasi güc oldugu kadar aciklamasi zor da bir terimdir. Somut, göz önünde ceyran eden olaydir. Bazi insanlarin yasadiklari olaylari anlatma kabiliyeti o kadar gelismistir ki dinleyici olarak sanki ayni olaylari tekrar yasiyormus gibi oluruz. Onlar olayi en ufak ayrintilarina kadar ince ince anlatirlar. Fakat fazla ayrintiya takilmak onlari o olaylar icinde bogulmalarina da sebep olur. Onlar olaylara o kadar takilmislardir ki o olaylardan baska, o olaylarin arka perdesinde nelerin olup bittigini görmezler.

Soyut düsünen biri ise pek detaylara önem vermez. Detaylar onlar icin arka plani olusturan sadece tugla parcalaridir. Onlar o tuglalari kullandiktan sonra atarlar. Pek ihtiyaclari da olmaz. Konusmalari kisa ve özdür. Kendi filtreleri ile olayi "cözdükleri" icin baskalarinin da ayni filtrelere sahip oldugunu zannederler. Oysa o hale gelisteki kendi cabalarini unuturlar. Kendi cözümlerini kisir sunmalari takdirde havada kalir, cünkü o cözüm o zamana kadar ki fikrinin yogrulmus halidir. Bir seyi kavramakla o seyi kendi özünle iliskilendirmek ayni sey oldugu icin havada kalan sey sahipsizdir. Sahiplenmek icin de somut örneklerle o seyi kisisellestirmek gerekiyor.

Soyuttan somuta indirgemek kisisellestirmek demektir. Reklam yapimcilari bunu kavramis olmalari gerekiyor ki soyuttan somuta indirgemeyi basari ile gerceklestiriyorlar. Basarili bir reklam soyut bir düsünceyi somut bir olaya indirgemekle olur. Cok karsilastigimiz olaylardan biri yardim kampanyalaridir. Kampanyalarda "insanlik adina" soyut bir slogan kullanmak pek basarili olmayacaktir, cünkü herhangi gözle görülmeyen biri ile empati kurmak bir hayli güctür. Kendisinin yardim etmedigi zaman baskalarinin yardim edeceginden yola cikar o.

Diger taraftan somut örnekle mesela aci ceken bir cocugun resmi veya o kötü kaderi paylasan birini göstermek insanlari daha cok etkileyecektir. Bu yüzden de yardim cagrisi yapanlar sürekli somut örneklerle bizim vicdanimizi cebimize indirmeye calisiyorlar.

Soyut dünyayi kavramak icindir, ama havada kalir. Somut ise paylasmak icindir. Paylasmak da zaten insanin yüregine giden kilidin anahtaridir.

Korku kültürü ve güc üzerine

Dogan Cüceloglu Türkiye icin cok önemli bir fenomeni „korku kültürü“ terimini bize kazandirdi. Bu terime göre bastirilmis ögeler benliklerini bulmakta zorluk cekiyor. Olmasi gerekli bir bene sahip olmak yerine o kendisine oturtulmus bir benligi kabul etmek zorunda kaliyor. Icindeki potansiyeli bulma cabasindan mahrum biri olarak kendisi „mis“ gibi bir hayat sürdürmek zorunda kaliyor. Itaat etmek ve onun baskalarinin gözüne bakma zorunlulugu özgür bir hayat yasamak icin engel teskil ediyor. Özgür bir hayat yasayamadigi icin kendisi hakkinda verilen kararlar onun icin cok belirgin oluyor. O birseyi yapmadan önce belirleyici tarafindan tastiklenmeyi bekliyor ve yaptigi isten de asla kendisini sorumlu saymiyor, cünkü o emre itaat ediyor.

Emre itaat etmek bir zorunluluktur, özgür irade ile yapilmis secim degildir. O halde itaat etmeme durumunda baskiya ugrayacaktir. Ona secim hakki verilmemistir. O kendinden istenileni yapmak zorundadir. Durumu saatin icinde birbirine gecmis carklarin kusursuzca calismasindan farkli degildir. Onun görevi islevseldir. Onun islemesi gerekiyor ki ondan istenilen isler kusursuz ve hizli yapilabilsin. Beyin gücü ayrimi ile elle yapilir islerin ayrimi iste burada baslamis oluyor. Insanlarin beyinleri vücudundan ayriliyor. Beyinle yapilan islere baska bir deger, vücut kuvveti ile yapilan islere baska bir deger veriliyor. Gercek anlamda hic birsey üretmeyen ama üretimi kontrol eden bir isci tayfasi türemis oluyor ki bu tayfa kendi hayatini sürdürebilmesi ve gereksinimlerini yerine getirmesi icin vücut kuvveti ile calisanlari zorbalikla üretime zorluyor.

Normalde üretmekten pek haz almayan ama yine de yasamak icin gerekli islerin yapilmasini saglamak zorunda kalan beyin gücü kendi konumunu korumak icin baski uygulayacaktir. Bu baski degisik sekillerde kendini gösterir. Kendi bulundugu durumunu zor ulasilabilir konuma getirdigi takdirde hem oteritesine duyulan deger artacaktir, hem de o konuma ulasmak icin cabalayan insanlarin sayisi artacaktir. Zor elde edilen seylerin degeri arttigi icin üretken olmayan sinifa dahil olanlar kendilerini ayricalikli hissedeceklerdir ve diger vücut gücü ile calisan kesimi baski altinda tutmaya devam edeceklerdir. Erisilmesi zor olmasi ve siniflari ayiran sinirlarin cok keskin olmasi hem üretken olmadan para kazanmanin ragbet görmesini saglayacaktir, hem de vücut gücü ile calisanlarin degeri olmadigini.

Sinif degistirmek icin erisilmesi gereken citayi yüksege asmak kendi icinde bir baski unsuru olusturabilir, baska bir unsur ise herkes tarafindan kabul gören beyin gücüne verilen sinirsiz gücten bahsetmek gerekiyor. Beyin gücü gücünü elde tutmak icin seffaf olmaktan kacinacaktir. O emrettigi sinifi sürekli kendinden bagli kilacaktir ki haz edilmeyen vücut gücü ile yapilmasi gereken isler yapilsin. O beyni vücuttan ayirdi ve daha sonra edindigi bilgileri kendinde sakladi. Bilgileri saklamakla diger sinifi kendisinden bagimli hale getiriyor, diger taraftan da sinirsiz güce sahip oluyor. Seffaf olmadigi icin hic kimse onun sinirini da bilmiyor, o yetkisini istedigi sekilde kullaniyor. Yetkisini bilinmezlikten aliyor. Bu nedenle onun „Benim kim oldugumu biliyormusun?“ sözü asli ihtibari ile kendisinin sinirsiz güce sahip oldugu manasina geliyor.

Siniri belli olmayan biri icin insanlik sinirini asmak cok kolay olur. O sinir da tanimaz. Onun sinir tanimamasi ve hic kimseye hesap vermemesi onu korku kaynagi haline getirir. Ellerinde tuttuklari gücü koruma amacli ayni sinifta olanlar birbirlerini kollarlar. Biliyorlar ki güclerini sinir koymadiklari icin alirlar. Böylelikle kendilerine korku salan sinirsiz bir bölge insaa etmislerdir .

Ne kadar Dogan Cüceloglu korku kültürünü tespit etmis olsa bile hangi mekanizmalarin onu ayakta tuttugunu söylememistir. Korku kültürünü anlamak icin onun arkasindaki yatan mekanizmalarin da anlasilmasi sarttir.