Freitag, 31. Oktober 2014

Saygı üzerine

Saygı kendini görmek kadar karşındakini görmekle de alakalıdır. Saygı herşeyden çok görmekle alakalıdır. Görmek göz ile görmek değildir, o gönül ile görmektir. Görmek kendi derdinden sıyrılmış olup karşıdakinin ihtiyaçlarını fark edip, onu kendi ihtiyacından daha üstün tutmaktır. Bu kendi ihtiyacının olmadığı anlamına gelmez. Bu sadece ve sadece ihtiyaç sıralamasında karşıdakinin ihtiyacını daha üstte tutmaktır.

Saygı, karşıdakini güzel sözlerle şişirmek değildir. Abi, amca, dayı, bey, hanımefendi, müdür, .. gibi sıfatları kullanmak hiç de değildir. Bu sıfatlar insan kulağına ne kadar hoş gelse de saygı diye tanımlanamaz, çünkü o sıfatlar söylenmesi gerektiği için, ondan beklendiği için söylenir, gerçekten içten geldiği için değil. O sözler toplumsal bir anlaşmanın parçasıdır, herhangi bir özelliği yoktur. Saygı duymak söylenen sıfatlarla kendini küçük konuma düşürmek değildir. Saygı birini küçültüp diğerini yüceltmek değildir. Saygı gerçek yaşamı herşeyin üzerine koyup hayata olan şükranı sunmaktır. Bu söz ile ifade edilemez, bu davranış ile ifade edilir.

Ortaklaşa paylaşılan bir ortamda sigara içmek saygısızlıktır, bu kendi ihtiyacını o ortamda bulunan diğer kişilerin ihtiyacından daha yüksek tutmaktır. Sigara içmeyen kendi vücuduna duyduğu saygı yüzünden sigara içmezken, bunu hiçe sayan karşısındakinin kişilik hakkına sigara içerek tecavüz eder. Saygı, karşısındakinin kişilik hakkına riayet etmektir.

Saygı duyulduğu için de doğru söz söylenir. Bazen olur ki karşınızdakini üzecek olsanız bile doğru söz söylenmesi gerekir. Karşıdakinin ne kadar kaldıramayacağı bilinse bile doğru söz söylenmelidir, eğer söylenmediği takdirde karşıdakinin daha büyük hasara gidebileceği söz konusu ise doğru söz söylenmelidir. Eğer karşınızdaki pek umurumuzda değil ise, saygı göstermeniz de beklenemez. Onun zarar edip etmediği pek umurumuzda olmaz, onu felaketten korumakta aklınızın ucundan geçmez. Kendi hayatınız tatlı olduğu kadar karşı tarafın da tatlı bir hayatı hak ettiğini varsayarak bazen acı sözün de söylenmesi gerekir.

Saygı sadece insanlara duyulan duygu değildir, aynı duygunun tüm canlılara genişlemesi, daha da önemlisi tüm evrene genişlemesi ile hem yaşayanlara hem de çevresine saygı duyulur. Bu gerçek anlamda içten geldiği zaman ve davranışa yansıdığı zaman kendini gösterir saygının süslü kelimelere hiç ihtiyacı yoktur. Saygı kendine nasıl davranılmasını istiyorsan karşındakine de öyle davranmaktır.

Qui vole un œuf vole un bœuf

"Yumurtayı çalan, öküzü de çalar" bir fransız atasözüdür. New York'ta büyük başlı suçu önlemek için çok ilginç bir yönteme başvururlar. New Yorkta, evlerin veran olmuş mahellelerde hem vandalizmin hem de suç oranının daha fazla olduğu görülmüştür. Araştırmalar göstermiştir ki, bir yere çöp atıldığı zaman oranın kısa zamanda çöp yığını haline geldiğini, evler veran kaldığı zaman çok kısa zamanda camların da aşağı indirildiği görülmüştür. Küçük derecede çöp veya vandalizm ile bir yerin "mayalanması" kısa zaman içinde o yerin "açmasına" neden oluyormuş. Bu nedenle New York polisi en küçük ihmali bile cezalandırmaya gitmiş ve sonraları görülmüş ki, hem o mahallelerde vandalizm azalmış, hem de büyük "başlı" suçlar.

Neden böyle olduğu nasıl açıklanabilir? Neden böyle küçük bir şeyin bu kadar büyük etkisi oluyor? Durum aslına bakılırsa oldukça basit. Polislerin ikazları belli bir farkindalık yaratıyor. Daha öncesinde fark etmeyip de normal hayatlarında alışkanlık haline gelmiş olan davranışların bir anda farkına varıp yavaş yavaş değiştirmeye başlanması ile herşey değişiyor. Mesela yol kenarına atılmış bir kağıt parçasının yanından geçerken, tesadüfen elinde de bir çöp parçası olan birinin yapacağı ilk hamle, düşünmeden elindeki çöp parçasını da oraya atmak olacaktır. Çünkü o anda küçük bir çöp parçasından ne olacak, cadde zaten çöplük diye düşünecektir. Diğer insanlar da aynı şekilde düşüneceğini için, atılan birer birer çöp parçası orayı çöp yığını haline getirecektir. Bir yerde çöpün olması oraya daha fazla çöpün atılmasına sebeb olur. Bu durumda yapılabilecek en önemli hamle ilk çöp atılımını önlemek olacaktır. Temiz bir yere çöp biraz zor atılır.

Çöp atılımının hoş görülmediği bir yerdeki farkındalık diğer yerde olduğu farkındalıktan  daha değişiktir. Bu durumda çöp atıldığı zaman insan kendini suçlu hissedecektir ve dolayısı ile çöp atmakla pek hoşnut kalmayacaktır veya kendi kendisi ile belki de çelişkiye düşecektir. İşte bu farkındalık başka bir alışkanlığa neden olur.

Farkındalığın küçük boyuta indirgenmiş bir millette büyük "çöplerin" de oluşmayacağı, en azından "çöp" atmak düşünüldüğü zaman kişide ikilem yaratacağı görülecektir. Bu yöntem rüşvet için de geçerli olabilir. Rüşvetin en küçük biriminin farkına varıldığı zaman, bu büyük rüşvetlerin de önünü kesecektir. "Yılanın başı küçükken ezilir" veya "yumurtayı çalmayan öküzü de götürmez" atasözleri daha uygun hale gelecektir.

Dienstag, 28. Oktober 2014

Onurlu yaşamak

Hiç çöp karıştıran insan gördünüz mü? Hiç karnını doyurmak için para toplayan dilenci gördünüz mü? Tüm bağlar koptuktan sonra hayatta kalmak için başka insanın rızasından bağımlı olmak pek istenerek yapılacak bir durum olmaması gerekir. Bir insanın bağımlı olduğunu göstermesi kadar küçük düşürücü birşey yoktur. Normal yaşantıda bile insan  en küçük şeyi başkasından sıkıla sıkıla istediğini varsayarsak, bir hayatı sürdürmek için başkasına muhtaç olunduğunda ne kadar aşağılayıcı bir duruma düşündüğü daha iyi anlaşılır. Aşağılandığını bile bile yine de dilencilik yapıyor ise benliğinden arınmış olmalı. O, onu kısıtlayan sınırları aşmış olmalı.

Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama belki de budist rahipler kendi egosunu yenmesi için yiyecek toplamaya şehre gönderilirlermiş. Başkasından bağımlı olduğunu bildiği halde hayatını başkasının avucunun içine koymak özgürlük göstergesinin en doruk noktasıdır. Bağımlı olduğun için değil, kendi egonu yendiğin için özgürleşirsin. Sokakta, yanından geçen her göze tahammül ederek çöp toplayan biri kendi kibirini yenmiş biridir. O içinde bulunduğu toplumun en aşağılayıcı "mesleğini" yapıyor ve toplumdan dışlanıyor olmasına rağmen yine de hırsızlık yapmak yerine dileniyor ise, o en onurlu şeyi yapıyor demektir. O hayatını onuru ile sürdürüyor demektir.

İhtiyacı olduğunu bildiği halde izinsiz başkasından birşey almıyor veya başkasının kullanmadığı şeyleri topluyor ise hayatını en onurlu şekilde devam ettirmek istediğinin göstergesidir de bu. O diğer hırsızlar gibi isyan edip toplumun ona vermediği şeyleri zorbalıkla da alabilirdi. Onun hayatta kalmasının sağlanması, içinde yaşadığı toplumun görevi olduğunu öne sürerek zorbalıkla ihtiyacı olan şeyi alabilirdi de. Hayır, onurlu kişi olarak hayatta kalmayı istiyor o, yine de ihtiyacı olan şeyi başkasının rızası olmadan da almayı düşünmüyor. O onursuz yaşamak yerine onurlu ölmeyi seçtiği için çoğu insandan daha fazla onurlu bir hayat sürdürür.

Sonntag, 26. Oktober 2014

Tutarlı olmak

"Sözünde, özünde bir olmak" tutarlılıkla alakalıdır. Sözü ile davranışı bir olduğunda o kendisi ile uyumludur, o istikrarlıdır. Hayatta belli bir yol alabilmek için istikrarlılık çok önemlidir, sadece kendisi için değil, çevresi için de güvenilir ve örnek alınır bir şahıs olacağı için.

Tutarlı olmayanların tavrı yetiştirdiği çocuğa da yansır. Sözünde durmayan biri yetiştirdiği çocuk için de pek güvenilir biri olamaz. Büyürken o çocuğun ilk örnek alacağı kişiler ona en yakın olanı olacağı için tutarsız ebeveynlerin çocukta bıraktığı izlenim de tutarsız olacaktır. O kendine örnek olan ebeveynlerin hayatını kopye edecek, onlar gibi davranmaya çalışacaktır. Tutarsız davrananların arasında büyüyen tutarsız olacaktır. O tutarsız olmayı normal hayatmış gibi algılayacak, bu nedenle de kendi kendisi ile sürekli çatışacaktır, ama bu çatışmanın nedenini anlamayacak, o nedenle de çözüm sunamayacaktır.

En tutarsız ve en sık gözlemlenen davranışlardan biri çocuğa okumasını tembih etmektir. Kitap yüzü hiç görmeyen birinin, boş zamanlarını sürekli ya televizyon izlemekle veya kahvede oyun oynamakla geçirirken, verdiği öğüt ne kadar tutarlı olur? Çocuk gerçeği anlamayacak mı? Asıl amacın kitap okumaktan çok başka şey olduğunu anlamayacak mı?  Eğer gerçek amaç kitap okumak olsaydı ilk önce öğüt verenin kendisi okumaz mıydı? Okumadığına göre verilen örgütlerin beş para etmediği anlaşılacaktır. Ebeveyn belki de kendi özlemini çocuğunda gerçekleştirmek istiyor, bu yüzden tek övünme kaynağı çocuğu olarak bakıyor olabilir. Ne kadar hayalini gerçekleştirememiş olsa da, başarılı bir çocuğu yetiştirmenin vereceği tat bir o kadar da tatlı  olacaktır. Başkasının bakışını zevkle kendi üzerinde hissedecektir. Ebeveynin komutu çocuğu baştan sağnak için de olabilir. Belki televizyon izlerken rahatsız edildiği için çocuğu baştan sağnak isteyebilir.

Gerçek anlamda çocuğun okumasını istemiş olsaydı komut vermesine gerek kalmazdı, çünkü kendisi de zevkle okuyacağı için çocuğa okumak için güzel bir ortam hazırlamış olurdu. En azından okuduğu kitaplar üzerine bahseder, duyduğu güncel olayları hep beraber irdelerdi. Açık görüşün aile kültürü haline gelmiş bir ortamda çocuğun da gördüğünü taklit etmekten başka yapacak birşeyi kalmazdı.  O da merak etmenin ve okumanın yararını deneyimleyerek kavrayacaktı. Öyle olmadığı için de çocuğa öğüt vermenin bir anlamı olmaz. O yapılması gerekeni kendi isteği ile zaten yapardı.

Ortamın uygun olmadığı durumlarda, fikir üretmenin anlam taşımadığı ortamlarda oku komutu bir anlam taşımaz. Fikir yürütmenin anlam taşıdığını o çocuğa değer vererek, ona cesaret vererek gösterilir. Özgüveni gelişen, özgün fikir yürütme cesareti geliştiren birine öğüt vermenin pek anlamı olmaz. O zaten içinden geldiği gibi tartacak ve öyle davranacaktır. O tutarlı olmasını yaşayarak öğrenecektir. Aksi halde kendi fikrini söyleyemeyen sadece kendinden bekleneni söyleyen ve olmadığı gibi görünmeye çalışan biri olacaktır. O tutarsız olmayı, hem başkasını kandırmayı hem de kendini kandırmayı adet edinecektir. Tutarsız bir ortamda tutarlı davranmayı istemek yine tutarsızlıktır. Başkasından tutarlı olmasını istemek için isteyenin tutarlı olması gerekir.

Samstag, 25. Oktober 2014

Fizyoloji ile düşünce arasındaki bağlantı üzerine

İngiltere'de köpekler ile sahipleri arasında yapılan bir araştırmaya göre köpekler belli bir zamandan sonra sahiplerine benzemeye başlıyorlarmış. Hem suratı sahibine benziyormuş, hem de yakalandıkları hastalıkları. Hastalıklar iletişim sayesinde gerçekleşiyor olmalı. Çok yakın bir ilişkide sahibi ile köpeği arasındaki etkileşim hastalığa da yansıyor olmalı, vücudun aynı şekilde işlemesini betimliyor olmalı. Bir nevi senkronizasyon olarak da düşünülebilir.

Diğer taraftan aynı surat yapısına sahip olmaları ya sahiplerin bilmeyerek kendisine benzeyen köpekleri seçiyor olmasından kaynaklanır, ya da karşılıklı etkileşim fizyolojik değişime yol açar. Ne demişler: üzüm üzüme baka baka kararırmış. Tabii ki bunu şu anda kesin bilmek mümkün değildir. İlerdeki yapılacak araştırmalar bunun doğruluğunu gösterecektir. Ama yine de insan bu konuda fikir yürütebilir.

Hayvan ile insan arasındaki iletişimin vücuttaki etkisinden yola çıkacak olursak, aynı etkileşimin fizyolojik açıdan da değişikliğe neden olduğunu varsaymak pek mantığa aykırı olmadığını anlarız. Bu durumda iletişimin de fizyolojiyi yönlendirdiğini göreceğiz. O halde sahibi bilmeyerek hem kendi sürat ifadesine yakın hayvan seçiyor olabilir, hem de zaman geçtikçe birbirine daha da fazla benziyor olabilir. 

Aslında bahsedilmek istenilen konu hayvan insan ilişkisi değil, çok önemli bir konu insanlar arası ilişkinin ne kadar fizyolojik değişikliğe neden olmasıdır. İdeoloji ne kadar insanın yüz ifadesini değiştirdiği açıklanması gereken önemli bir konudur. Muhafazakar diye de bilinen, inançlı bir kesimin yüz ifadelerinin birbirine benzemesi yukardaki örnekte olduğu gibi çok şaşırtıcıdır. İnançlı oldukları için mi aynı surat ifadesine sahipler, yoksa aynı surat ifadesine sahip oldukları için mi inançlılar?

Herhalde bu soruyu kesin açıklamak o kadar da kolay olmayacaktır. Ne kadar kolay olmasa da şöyle bir varsayımından bulunmak pek de mantığa aykırı gelmeyecektir: İdeoloji kendine uygun sürat ifadesini seçiyor. İdeoloji burada doğal seçilim görevini de üstlenebilir. İdeoloji aynı sürat ifadesine sahip olan insanları biraraya getiriyor olabilir ve dolayısı ile onlarda büyük etki yaratabilir. Erkeklerin badem bıyıklı olması düşüncelerini dışarı vurma ifadesi olarak düşünüldüğünde, onlarla beraber olmak isteyenlerin de "modaya" ayak uydurdurup badem bıyıklı olacağını çağrıştırır. Bu kendi kuyruğunu kovalayan köpeğe benzer. O halde ideoloji kendi yüz ifadesini "üretiyor".

Dienstag, 21. Oktober 2014

Anlamak, ayrıntılı hatırlamak ve kategorize etmek üzerine

Bazı insanları gözlemlediğimizde geçmiş olayları ne kadar ayrıntılı hatırlayıp anlatabildiklerine şaşırmamak elden gelmiyor. Ne yaptıklarını, nerede oturduklarını, hangi cümleleri kullandıklarını, hangi elbiseyi giydiklerini ve buna benzer çoğu şeyleri hatırladıklarını gözlemleriz. Bunca ayrıntıyı hafızasında tutmak demek geçmiş olayı gerçekten anlamış, kavramış mı anlamına gelir? Bir televizyonu veya bir bilgisayarı ele alalım, onlar da yüklenmiş enformasyonları ayrıntılı şekilde sunmalarına rağmen ne yaptıklarının farkındalar mı? Anlamak demek herşeyi olduğu gibi nakletmek mi? Yoksa anlamanın arkasında başka şeyler de mi var?

Anlamak herşeyi ayrıntısı ile hatırlamaktan daha öte birşey. İnsan doğduğundan sonra dünyayı veya çevresindeki gelişen olguları kategorize eder. Zaten dil öğrenmek demek o zamana kadar içinde bulunduğu kültürün kategorize etmiş şablonlarını içselleştirmek demektir. Biz ilk önce bizden önce gelen şemaları doğru kullanmasını öğreniyoruz, o şemaları öyle algılamayı öğreniyoruz. Öğrendigimiz şemalar otomatikleştikten sonra o şemaların çok tabii olduğunu zannediyoruz, hatta o şemaların farkına bile varmıyoruz. Belki de dünyayı tek öğrendiğimiz gibi sınıflandırmak gerektiği fikrindeyiz. İyi dil kullanmak çok büyük şema yelpazesine sahip olmak demektir. Yepyeni şema ile karşılaşınca o şemayı daha önceki öğrendiklerimizle uyumlu hale getirmeye çalışıyor ve o resmin yaşamını sürdürmesine uğraşıyoruz. O resim ile özdeşleşen biri için o resmin yıkımı alabileceği en büyük darbelerden bir tanesidir.
Anlamak dışta gerçekleşen yeni olguyu o zamana kadar ki edinilmiş şemaya yerleştirmek demektir. Bir şeyi anlamak demek, noksan bir taşı mozaike yerleştirip resmi tamamlamak demektir. Bütün mozaik taşlarından oluşan resim mozaik taşlarının tümünden daha değişiktir. Ayrıntılı anlatmak her mozaik taşının rengini, pozisyonunu, formunu, vs. birer birer anlatmak demektir. O taşların beraber olduğunda nasıl bir resim oluşacağı konusunda bir fikri olmaz. O oluşan resim taşların üstünde, ötesinde, yani meta bir resimdir. Taşları kavramakla tüm resmi kavramak aynı değildir. Anlam taşların üstünde bir metadır. 

Samstag, 18. Oktober 2014

Saklı öfke

İnsan neden hiç beklenmedik anda başka bir insanı linç etmek ister ki? Bir sapık erkek caddede geçen bayanları taciz ettiğini, bundan rahatsız olan bayanın yardım beklediğini ve çevrede bunu fark edenler rahatsız edenin üzerine gittiğini varsayalım. Durumu fark edip de ve müdahale etmek isteyenlerin gerçek amaçları nedir? Gerçekten yardım etmek istemiş olsaydılar taciz edeni linç etmek isterler miydi? Yoksa bayanların yardımına koştuktan sonra bahsi geçen şahsı uyarır ve bayanın yoluna rahat devam etmesini sağlamaz mıydı? Daha da ilginç olan durum şu ki o olaya müdahale etmek biraz zaman alır, hiç kimse yanlız cesaret edemez. Çevredekilerin içinden birinin öne atılmasını, ilk hamlenin gelmesini beklerler. Ilk öne atılandan cesaret alan diğer çevre sakinleri topluluğun verdiği güç ile o sapığın üzerine giderler, hem de öyle giderler ki onları durdurmak bir hayli güçleşir. Herkes öfkesini dışa vurmakta sanki yarış eder duruma gelmiştir. Yaydan çıkmış ok artık bir daha durdurulamaz. Çevredekiler linç etmek için adeta birbiri ile  yarışırlar. O zamana kadar normal bir hayat sürdüren insanlar birdenbire vahşileşir, tanınmaz duruma gelirler.

Bu öfkenin aniden çıkış nedeni nedir? Neden insanlar sürü başının etkisi ile böyle vahşileşir, böyle kendinden geçerler? Sürü başının yaptığı bir hamle, söylediği tek bir cümle bardağı taşıran son damla neden olur? İnsanlar neden kendilerini unutup normal anlarda yapmayacaklarını yapar, hatta o çapkını öldürecek duruma gelirler? İşte bu soruları cevaplamak kolay olmayacaktır. Tek bir nedeninin de olduğundan şüphe duymak gerekir. Yine de insanlarda saklı öfkenin var olduğu, şartlar elverdiğinde hemen ortaya çıktığını gözlemlemek mümkündür. Nedenini çözemesek de hangi sinyallerin koru ateşlediğini incelemek mümkündür.

Sürü içinde gizleneni ve eriyeni o sinyallerin daha kolay tetikleyeceği aşikardır. Özgüveni az olan biri sürünün belli bir yere gitmesi halinde onu takip edeceği ve sürü baskısına yenik düşeceğine kesin gözü ile bakılabilir. Sürü başının öne atılması ile diğerlerinin de düşünmeden peşinden geleceği görülür.

Diğer tarafta hayata dar pencereden bakan veya hayatın anlamını ezberlemiş birinin şablonları onu sürü peşinden gitmesini kolaylaştıracaktır. O hayata o kadar uzaktan kuşbakışı ile bakacak ki ona herşey aynı gözükecek. O ayrım yapamaz duruma gelecek, gördüğü şeyleri de sürekli aynı pencereden değerlendirecektir. Ona göre ya namuslu vardır, ya da namussuz ve namussuzların alacağı ceza da zaten bellidir. Kurallara uymayanların yaşama hakkı da olmaz, çünkü onlar bildikleri halde kuralları çiğnedikleri için kötü insanlardır, kötü insanların yeri de bellidir. Kötü insanlar için bu dünyayı cehenneme dönüştürmekte hiç bir sakınca görülmez. Onlar cezalarını hak etmişlerdir.

Herkesin, canilerin bile yaşama hakkı olduğunu anlamak için ayrım yapmanın, dünyaya daha da yakından bakmanın faydası olabilir. Her görülen şeyin görüldüğü gibi olmadığını, belki de görülen şey ile gerçekleşen sey arasında yüzseksen derece fark olduğunu ancak olaya daha dikkatli bakıldığında anlaşılır. O da tutmadı diyelim, sapıkların da yaşama hakkının olduğunu, çünkü ortam elverdiğinde herkesin sapık durumuna düşebileceğini bilmek gerekir. Herkesin içinde bir sapık vardır. Hz. İsa bile hiç günahı olmayanin ilk taşı atmasını istemiştir. Aradaki fark sadece bazı insanlar o duyguları daha az, bazıları ise daha fazla engelleyebilir olmasıdır ama sonuç irtibatı ile herkeste bulunan bir duygudur o. Zannedildiği gibi cezalandıran iyi, cezayı yiyenin kötü olduğunu zannetmek kendi içindeki duyguları da ret etmek demektir. Bu denli duygusunda ikilem yaşamak pek sağlıklı olmaz. Biz bir bütünüz. İçimizde ikisini de barındırırız.