Freitag, 30. Januar 2015

Bilmenin davranış haline gelmesi

Neden ezberlemenin bi işe yaramadığı ve kuru bilginin şahsa hiç birşey vermediğini iyi anlamak gerekir. Bilgi insanın özü ile yoğrulmadığı zaman bir işe yaramaz. İnsan herşeyi ezberlediği gibi tekrarlayabilir ama bu tekrarlama bireyin davranışına yansımadığı zaman Netice'in tabiri ile bu "geviş" getirmekten başka birşey olamaz, yani besin değeri olmayan besini hazmetmeye  benzer. Sağlıklı olmanın iyi olduğu bilinir ama sağlıklı olmak için de hiç birşey yapılmaz. Temiz çevrenin iyi olduğunu bir yerden duymuştur ama çevreyi pisletmekten de kaçmaz. İsrafın önlenmesi gerektiği konusunda hemfikirdir, sadece kendi dışta tutulduğu zaman.

Ezberlenmiş bilgi ile içselleştirilmiş bilgi arasında fark vardır. Ezbere olan kendine ait değildir, özü ile yoğrulmamış bilgidir, bu nedenle o bilgi diğer olgular ile bağ kurmaya yaramaz. O bilginin nasıl elde edildiği, zayıf noktalarının nerede olduğu, güç tarafının neresi olduğu bilinmez. Şablon şeklinde her benzer olguya o şablon yapıştırılır, uyup uymadığı irdelenmeden.

Bilginin davranışa geçmesi usta ile çırak arasındaki fark gibidir. Ustanın artık açıklamasına gerek yoktur, sözü ile davranışı arasında hiç bir ikilem gözlenemez, o bir bütündür. O düşünmeden davranır, bağlantı kuracağı zaman da anında bağlantı kurar. İkilem yoktur, çünkü gözlemleme esnasında en küçük detaya kadar incelemiştir. O olayların farkındadır.

Dienstag, 27. Januar 2015

Tek boyutlu düşünmek

Tek boyutlu düşünmek ile olayı basitleştirmek arasında bir bağ vardır. Basit olduğu için de çekicidir. Tek boyutlu düşünmek belki de multiple choise soruları çokça çözmekten de kaynaklanabilir. Orada her sorunun tek bir yanıtı olduğu kanısı aşılanıyor ve bundan dolayı her problemi etkileyen tek faktörün tespit edileceği hissi uyandırılıyor olabilir. Bu olsa olsa o testi yapanın düşüncesini yansıtmaktan başka birşey olamaz, bu düşünce lineerdir, çünkü lineer prosedürleri basite indirger.

Bir olguyu belirleyen faktörler çok yönlüdür. Onda etki ve tepki, neden ve sonuç gibi ikilemler yok denecek kadar azdır. Bazen belli bir faktör olaya damgasını vuran faktör gibi gözükebilir, bundan dolayı neden-sonuç ikilemi çok uygunmuş gibi bir izlenim bırakabilir, ama yine de doğada tek bir faktörün tüm olguyu belirlemesi çok nadir gözlenen bir olgudur.

Bu yanılgı bilhassa sosyal bilimlerde ve tarih biliminde çok sıkça görülen olgudur. Çok karmaşa bir olguyu kavranır duruma getirmek için o olgu basite indirgenir. Küçük parçalar haline gelen olgu sıra ile çözüldükten sonra problemi tekrar birleştirerek bütün kavranmaya çalışılır. Göz ardı edilen şey bir bütünün parçaların toplamından daha fazla ettiğidir. Bu nedenle problemi parçalamak problemin tümünü kavramaya yaramayacaktır. Diğer taraftan problemin tümünün kavranıp kavranmadığı kesin olarak bilinmez. Her ne kadar kavranmış gibi gözükse de gözden kaçan olgular olabilir. Bunu zaman daha iyi gösterecektir.

Olgunun basit olmayışı geri besleme ile çıktının tekrar başa dönmesinden kaynaklanabilir. Bu durumda kimin nasıl başladığı, ilk önce kimin kimi etkilediği tespit edilemez. Çoğu tartışmalarda bu nedenle kimin ilk önce ne söylediği gerçek anlamda tespit edilemez, tespit edilmiş olsa bile bi işe yaramaz çünkü karşı taraf bilinçaltı ile farkında olmadığı başka sinyaller almış olabilir ve bunu ifade etmekte zorluk çekebilir. Hem haklı çıkmak için her "işe"  yarayan argüman olayı tek belirleyici argüman olarak gösterilmeye çalışılır. Çok boyutluluğu teke indirgemekle bir şey kazanılmış olunmaz.

Faktörleri teker teker tespit etmek yerine olayı belirleyen prosedürlerin belirlenmesi daha akıllıca olacaktır. Prosedür, kavrandıkdan  sonra onu belirleyen faktörlerin hepsini tespit etmek zorunlu olmayacaktır. Tüm faktörlerin prosedürde aynı işlemi göreceği için prosedür faktörlerin değişimine karsi dirençlidir.

Prosedürün faktörlerden pek etkilenmemesini şöyle bir örnekle de ifade etmek mümkündür. "Yeni" oluşumun prosedürü kavrandıktan sonra bu ister tarihte olsun, ister müzikte olsun veya herhangi başka bir bilim dalında olsun, yeniyi oluşturan mekanizma aynıdır. Yeni oluşumlar sürekli aynı şekilde kendini gösterir. Bu nedenle mesela tarihte herhangi bir liderin başa gelmesi tek bir faktöre indirgenemez. Eğer bu bu kadar basit olmuş olsaydı, bu yöntemi her devirde isteyen kullanabilirdi ve istediği kişiyi başa getirebilirdi. Yeni bir şey tek bir faktörün isteği doğrultusunda gerçekleşemez. Yeni, çoklu faktörlerin birleşmesi ile kendi kendini oluşturan bir prosedürdür. Her faktör gerçek anlamda tam "kıvamında" olduğu zaman yeni bir oluşum ortaya çıkar.

Montag, 26. Januar 2015

Anı yaşa

Son zamanlarda moda haline gelen anı yaşama sevdası, geçmişi ve geleceği geride bırakma çabası insanı edilgen yapmakla kalmıyor, çoğu gizli perde arkasında yapılan pratiklerin hem üstünü örtmeye hem de bilgisiz olmanın iyi olduğu imajını vermeye yarıyor, çünkü yarını olmayan birinin dünden bugüne ve bugünden yarına nasıl geçtiği merak uyandırmaz. Anı yücelten biri için araştırmak pek anlamsız olacaktır. Araştırmak ancak ve ancak geçmiş ile ilgilenmekle olur. Araştırmak aslında geçmişteki gerçekleşen olguların anlaşılması ile geleceği daha iyi tahmin etmek içindir. Oysa anı yaşa öğütü verildiği zaman gizlilik ilkesinin ve bilmemenin normal olduğu kutsanır. Bu rivayete uyanlar ile uymayanlar arasında uçurum oluşur ve belli kesim kendini bilenlere bağlar, çünkü insanın geleceği, geleceği iyi tahmin edebilmesi üzerine kuruludur. Geleceği iyi tahmin ödemeyenlerin gelişme seviyesi sınırlıdır.

Biz her adım attığımızda attığımız adımın sağlam zemin üzerine olmasına dikkat ederiz. Bunu ilk yürümeyi öğrenirken düşe kalka yaparak öğrendikten sonra bir daha üzerine kafa yormayız, ama yine de bilinçaltında o hesaplar yapılır. Bunu hergün alıştığımız yol üzerinde küçük bir değişimin olmasinda anlarız, o zamanki tahminimiz her zamanki yaptığımız tahmin ile uyuşmaz ve biz de o engele takılır kalırız. Bu sadece adım atmakla sınırlı değildir, ilk karşılaştığımız insanın surat ifadesinden onun düşman mı dost mu olduğunu da hemen tahmin ederiz. O tahmine göre bazıları bize daha çok sempatik gelirken, diğerleri ile bir daha görüşmek bile istemeyiz. Onlarda herhangi birşey bizi rahatsız eder.

Anı yaşama öğütü şimdiye kadar kronikleşmiş davranışların öyle devam etmesini tastikler. Oysa o davranışların farkına varmak için anın dışına, yani yapılan şeylere daha da dikkatlice bakmaya gerek vardır. Belki de her davranışı keskin bir bıçak ile nasıl ekmek dilim dilim kesiliyorsa, onu da parçalara bölmek gerekir. Bölmek bu anlamda farkındalık yaratacaktır. Aslında her farkında olan bir bilim adamıdır. İşte bilim adamları da şimdiye kadar alıştığımız davranışları, suç teşkil eden ve perde arkasında gizli yapılan pratikleri birer birer şu yüzüne çıkartıp onların çok normal olduğunu gösterenlerdir. Onlar çok gizemli şeyler yapmazlar. Onlar herkesin çok normal diye göz ardı ettiği şeylere biraz daha dikkat etmesini alışkanlık haline getirenlerdir, veya herhangi bir tabu ile yasaklamış davranışların su üstüne çıkmasını sağlayanlardır.

Sonntag, 25. Januar 2015

Anlaşma üzerine

O kadar çeşitli ve birbirine zıt teoriler olmasına rağmen anlaşma yine de mümkün mü?  Veya hangi teorinin doğru olduğunu ayırt etmek mümkün mü? Sonuçta insanlar beraber yaşamak zorunda oldukça birbirleri ile herhangi şekilde anlaşmak zorundadır.

Şimdiye kadar dünyayı betimlemek için kültürel oluşmuş çok teoriler vardır. Bu teorilerden çoğu dünyayı en iyi şekilde betimlediğini vaad eder. Kendi kültürü içinde tek bir teori üzerinde uzlaşmayı sağlamak o kültür içinde anlaşmayı daha da kolaylaştırabilir, en azından prensip olarak belli değerler konusunda anlaşma sağlanır. Bu da ortak hareket etmeyi hızlandırır.

Kendi içinde bile tek bir teoriyi kabul eden kültürler anlaşmaktan ve karşı tarafı dinlemekten çok uzaktır. Kabul gören kurallar yasa haline geleceği için kabul gören teoriden başka teori kabul edilmez. Kendi içinde bile sorun yaşayan tek görüşlü teori başka kültürlerle karşılaştığı zaman nasıl ortak görüşte anlaşabilir? Nasıl birbirleri ile beraber yaşayabilirler ki? 

Tek bir teorinin doğru olduğunu kabul etmek ne kadar yanlış ise, her teorinin kendi içinde doğru olduğunu kabul etmek de o kadar yanlıştır. Her teorinin doğru olduğunu kabul etmekle mesela Hitler rejiminin de kendi içinde doğru olduğunu ve katlanılması gerektiğini söylemek aynıdır. O zaman bazı teorilerin diğer teorilerden daha iyi olduğunu söylemek mümkün müdür? Mümkün ise bunu neye dayanarak söylemek mümkündür? Mümkün değil ise herkesin anlaşabileceği en asgari ortak değerler paketi var mıdır?

En uç ücralarda yer alan teorilerden hariç herhangi bir teoriyi diğerine yeğlemek pek mümkün gözükmüyor. Bu teoriler kültür adı altında belli alışkanlığı da beraberinde getirdiği için o teoriyi karalamakla sadece bir fikir karalanmış olunmuyor, o teoriyi temsil eden şahıslar da karalanmış oluyor, bu da kabul edilemez bir durumdur. Ne kadar doğru bir yaşam şeklinin nasıl olduğu söylenemese bile, çok çeşitli yaşam denemesine tahammül edilmesi gerekir. Herhangi şekilde realite dışında bir yaşam şekli zaten fazla yaşam sürdüremeyecek ve ortadan kaybolacaktır. Ona dışardan müdahale etmeye gerek kalmaz.

Ne kadar ortak değerler üzerinde anlaşmak zor olsada yine de herkes tarafından kabul edilmesi gereken ilkeler olmalıdır. Bu ilkelerden biri, sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de başkasına öyle davranmalısındır. Başka ortak bir değer ise adil olmak üzerine kurulmalıdır, adil olmayan değer üzerine kurulan bir sistem anlaşma üzerine inşaa edilmiş sayılmaz, o olsa olsa ezmek üzerine kurulu sistemdir. Bir efendinin kölesi ile aynı seviyede ve anlaşma üzerine kurulu ilişki yürütmesi söylenemez. Göz göze anlaşma sağlayabilmek için kendin için kabul edeceğin değerlerin karşı taraf için de geçerli olduğunu kabul etmek gerekir. Karşındakini insan saymayan biri zaten her anlaşma isteğinden mahrumdur.

Anlaşma sağlamak isteyenler kendini unutmalıdır, hem kendini hem de kendi teorisini. Sürekli kendi isteği ve kendisine fayda sağlayan şeyleri önplanda tutanlarda pek anlaşma sağlanması mümkün olmaz. Her egoyu tatmin eden şeyin önplanda çıkartıldığı yerde fikir birliği sağlamak imkansız olur. Anlaşma sağlayabilmek için kendi dışındaki hedefin farkına varmak ve onu gerçekleştirmek için çözüm önermek gerekir. Bu çözümler belli teoriye dayandığı için seçilmemeli, mantıklı olduğu için seçilmelidir, ortak zekaya hitap ettiği için seçilmelidir.

Kendi kuralını unutup anlaşmanın konuşma ile sağlanacağına inanmak biraz da yeni şeylere açık olmak ile alakalıdır. Değişime açık olmayan iletişimin getirdiği belirsizliğe dayanmakta zorluk çeker. Her iletişim belli bir belirsizliği içinde barındırır, çünkü iletişimin sonucu önceden belli değildir. Sonuç konuşma ile şekillenir, yeniden oluşur. Her konuşma kendi bildiği sınırları aşmak ve belirsizlik mecerasına katılmak ile başlar. Bu aynı okyanusa yelken açmaya benzer.

Konuşmaya dayalı yöntem mütevazi olmakla alakalıdır. Kesin doğrunun olmadığı, doğrunun konuşma esnasında anlaşmaya dayalı olduğunu kabul etmek mütevazilik ile alakalıdır. Mütevazilik kendi sınırının darlığını kabul eder ve karşı tarafı da hoş görür. Bu hoşgörü "savaşsız" karşı tarafın görüşünü kabul etmek anlamına gelmemelidir. Bu hoşgörü sadece ve sadece karşı tarafın da kendisi gibi görüş belirtme hakkına sahip olduğunu belirtmek içindir. Sonuçta yine ikna yöntemi ile ortak akıl sağlanmaya çalışılacaktır. Ama hiç bir şekilde fikir karşı tarafa empoze edilemez.

Anlaşma sağlamak demokratik sistemin bel kemiğidir. Ancak ve ancak aktif fertlerin rol alması ile gerçekleşir. İnandığı değerlerin gerçekleşmesi için çalışan fertlerden oluştuğu takdirde böyle bir topluluk ayakta durabilir. Aktif rol almanın yanında tutarlı ve güvenilir fertlerin de olması şarttır. Kendi menfaati için yalan söyleyen ve dolandırıcılık ile uğraşan kişiler gerçek anlamda anlaşma sağlamak için çalışmazlar, fayda görebildikleri kadar anlaşıyormuş gibi davranırlar, zarar gördükleri andan itibaren anlaşmayı bozarlar.

Bireyler üzerine söylenen anlaşma sorunları ülkeler arası da geçerlidir, sadece bireyi bir ülke ile değiştirmek yeterlidir. 

Osmanlıca üzerine düşünceler

Bazı birbirine sıkıca kenetlenmiş kesimler gerçek yapmak istediği şeyi yavaş yavaş alıştırarak gerçekleştirmek istiyorlar.  Okullarda Osmanlıca dersinin verilmesini isteyenler de bunu açıklamaya yarayan çok güzel bir örnek olabilir. Asıl meselenin Osmanlıca olmadığını bilmesine biliyorlar, çünkü Osmanlıca hiç bir zaman halk dili değildi, büyük tabana da hiç yaygın değildi, ama yine de asıl gayeyi gizli gizli yapmak zorundalar çünkü açık seçik yapıldığı zaman büyük tepki uyandıracağını biliyorlar.  Aristokratların saraylarda konuştuğu, kendisini normal halktan ayırmak için kullandıkları bir dili tekrar canlandırmanın bir anlamını göremiyorum, en azından açıklayıcı bir nedenin ortaya atıldığını da fark etmedim. Nedeni, bu dilde yayınlanmış kaynakların incelenmesi denilse bile bu neden pek ciddiye alınmaz, çünkü bu kaynakların sayısı yok denecek kadar azdır, bu nedenle tüm halkı meşgul etmek yerine iyi uzmanlar yetiştirip bu kaynakları bu günümüze kazandırmak daha verimli olurdu. Devlet arşivlerine girildiğinde normal kitap denecek doğru dürüst kitabın olmadığı, ilk gazetenin bile çıkartıldığı 18'inci yüzyılın sonlarında hemen kapatıldığı görülmüştür. Osmanlı'da ilk romanın 19'üncü yüzyılın sonlarında yazılmış olması kitaba ve yazıya verilen önemi bu devirde çok açık ve çıplaklığı ile ortaya seriyor.

Pekala bu kadar kitap ve yazıya uzak duran bir devri tekrar yaşatmak istemenin anlamı nedir? Bu devri tekrar yaşatmakla kayıp olan kaynakları okur hale gelmeyi argüman olarak kullanmak biraz gülünç olurdu, olmayan şeyi nasıl okuyacaksın? Bu devri tekrar yaşatmak kitap aşkından da kaynaklanmış olamaz, çünkü bu devrin geri gelmesini isteyenler okumaya en uzak kesimlerdir. Kuranı bile önündeki hocanın anlattığı kadar bilen kesimin Osmanlıca arşivini okumak istediğini söylemesi biraz inandırıcı gelmiyor. Eğer söylenildiği gibi önemli kaynaklar olmuş olsaydı bunların çoktan Türkçeye çevrilmiş olması gerekirdi. Böyle birşey yapılmadığına göre gerçek amaç ne olabilir ki?

Gerçek amacın ne olduğu açık seçik konuşulmadığı için, anlatmak yerine emre uyulması gerektiği söylendiği için, bizim spekülasyon yapmaktan başka çaremiz kalmıyor. Bu spekülasyon şimdiye kadar yapılan politikaya dayanarak, yani bu kesimin gerçek amacını nasıl elde etmeye çalıştığını örneklerle göstererek kurgulamaya çalışacağız, çünkü başka çaremiz yok. İstenilen şeyi gizli yapmamış olsalardı tepki alacak olurlardı, tepkiyi önlemek için arka kapıdan isteklerini yumuşatarak, herkesi alıştırarak gerçekleştirmek istedikleri görülürdü.

Görülüyor ki birşeyi ortaya atarken yasaklayıcı olarak gelmemeyi tercih ediyorlar. Alkollü bile kısıtlarken yasaklayıcı bir tutumla gelinmedi, yasaklama önplanda bile değildi. En iyi argüman insanları ve gençleri koruma amaçlı idi. Okul ve cami çevresinde alkol içmenin sınırını genişleterek alkol satma alanını daraltıp arka kapıdan yasak getirilmek istendi. Bir de alkollü ürünlerin vergisini artırılması yasaklamanın başka yüzü idi.

Her olayda olduğu gibi Osmanlıca dersinin de okullarda öğretilmesinin diretilmesi başka amaca öncülük yaptığı kuşkusunu uyandırıyor. Pekala gerçek amaç incelemek olmadığına göre ne olabilir? Eğer incelemek olsaydı üniversitelerde belli kürsülerin açılması daha mantıklı olurdu. Tüm halka gereksiz birşeyi tekrar öğretmekle cezalandırmak ne işe yarayabilir? Sorun zaten Osmanlıca değil, sorun arapça alfabesini tekrar güncel hayata sokmaktır. Dil öğrenmek, arapça alfabesini dolaylı yoldan tekrar beraberinde getirecektir. Arapça alfabesini direk zorunlu kılmak yerine ve latince alfabesini yasaklamak yerine Osmanlıca üzerinden arap alfabesi alıştıra alıştıra güncel hayatın parçası haline getirilmek isteniyor. Gerçek amacı böyle ifade etmelerinde tepki uyandıracağını bildikleri için Osmanlıca dilini öne sürüyorlar.

Diyelim ki gerçekten herşey arap alfabesi ile yazılıyor. Arap alfabesi ile yazı yazmak neyi degistirecek? Elbisenin kılıfını değiştirmekle iyi düşünülür mü veya iyi insan olunur mu? Tarihten koptuklarını söyleyenler arapça alfabesini getirdikleri zaman kat edilmiş bu 90-100 yılı silmiş olmayacaklar mı? Geride bırakılmış bu yüz yıl içerisinde üretilmiş eserleri bir kenara atmış olmuyorlar mı?  Aslına bakılırsa onlar da şikayet ettikleri şeyin aynısını yapıyorlar. İleriye bakılarak akıllıca tasarlanmış bir öneri değil bu, bu arapça kültürünü dir etmekten başka birşey değildir.

Sonntag, 18. Januar 2015

Entelektüellerin suçu


Entellektüellerin suçu halkı belli bir beklenti içine sokup bu beklentiyi karşılayamaz olmalarında yatıyor. Kendileri için atfedilen imaj, herşeyi bilen, çalışkan, bencil olmayan ileri görüşlü insanlardı. Ama bunların hiç birini karşılayamaz olunca bu söylemlerin içi boş kelimelerden ibaret olduğu meydana çıktı. Içerilikten çok forma önem veren, şablonların arkasında gizlenen bir grup üretilmiş ve yarattıkları imajın gölgesinde yavaş yavaş tükenen bir grup üretilmiş oldu. Bu durum ne kadar iyi gidebilirdi ki? Taa ki ortaya birilerinin çıkıp "kral çıplak" demesine kadar. Tüm çıplaklığı ile ortada kalan kesim inanırlığını yitirdi, yerini yeni bir gruba teslim etmek zorunda kaldı. Her ne kadar eski gruba alternatif olacaklarını vaat etseler de onlar da kendilerine uygun şablon bulup belli bir zaman büyük bir kitleyi arkasından sürekleyeceği anlaşılıyor.

Genel hat böyle olunca gerçek anlamda suç nedir? Entellektuellerin suçu iki türlüdür. Birincisi, vaat ettikleri şeyi yerine getiremeyip onlara umut verenleri hayal kırıklığında bıraktıkları için suçlular. Eski dini betimlemeye alternatif olarak akıl ile inşaa etmeye çalıştıkları yeni bir yaşam şekli sunmayı vaat etmişlerdi. Oysa ortaya çıkan şey şekilcilikten, güzel görüntüden başka birşey değildi. Çok biliyorlar diye tüm gücün ellerine verilmesine rağmen, o güç taptıkları gücü daha da güçlendirmek icin kullanılmıştı, onları daha da erişilmez kılmıştı.

Ikinci suç diyebileceğimiz suç dışa verdikleri sinyalin yanında kendilerinin de verdikleri sinyale inanmaları ve dolayısı ile asıl hedefi gözden kaçırmaları idi. Asıl hedef aklın bireyi özgür kılmasına yaradığı idi. Özgür olmak yerine, kendisini gücün kölesi haline getirip efendi-köle rolüne bürünmesi idi. Onlar geçmişteki var olan sistemi devam ettirdiler, taa ki başka birilerinin gelip güç meselesini tekrar eski haline getirmesine kadar. Kapalı seçilde yürütülmek istenilen güç meselesinin yerini açık güç göstergesi aldı. Gücü sembol eden eski zırhlı askerlerle tören alayı düzenlemek, eski gücün garantörü olduğuna işaret etmek içindi.

Sürekli başkasından medet uman halk icin birşey yine değişmedi. Onlar kaderini başkasının eline bırakmıştı. Oysa entelektüellerin yapması gereken şey, insanları kaderinin mimari olması gerektiğine inandırıp inisyatifi eline aldırmak olacaktı. Herkesin birey olarak eşit hakka sahip olduğu, dolayısı ile fikir edinme ve belirtme özgüvenin önemine işaret etmek olacaktı. Kendisinin başkasına nasıl davranması gerektiği, başkasının kendisine nasıl davranmasını istemesi ile aynı orantıda olduğunu anlatmak olacaktı. Insanların bir arada yaşaması için herhangi bir yüce güce ihtiyaç olmadığı, sadece birbirleri ile konuşabilmenin yeterli olduğunu göstermek olacaktı. Insanı insan yerine koymak ve konulmanın ne kadar önemli olduğunu kavramak olacaktı. Insan yerine konulmayan eninde sonunda isteğini herhangi şekilde ifade edecektir, belki de şiddete bile başvurarak.

Samstag, 17. Januar 2015

Toplumsala karşı bireysellik

Bireyselliği aşağılamak için onun egoistlikle aynı olduğu iddiası edilir. Karşıt tutum olarak da toplumsallığın iyi olduğu ifade edilir. Bu gerçekten de böyle midir? Egoistliğin bireysellik ile alakalı olmadığını ve toplumsallığın da vaat edildiği kadar iyi olmadığını göstermeye çalışacağım.

Egoist biri her yaptığı işi kar amaçlı yapar, yaptığı şey kar getirici ise onu yapar, karı olmayan şeyleri yapmaz. Bireysellik ise karı önde tutmaz. Bireysellik için en önemli unsur özgürlüktür. Özgürlüğü ve bağımsızlığı geliştirici herşey riayet görür. O kendi gücüne inanan biridir. Toplumun gelişmesi için onu oluşturan fertlerin gelişmesi gerektiği kanısındadır. Gelişme kaydedemediği zaman sorumlusu kendisinden başka kimse olmadığını bilir. Başka günah keçisi aramaz. Kendini geliştirecek güç de onu yok edecek güç de elindedir.

Toplumsallığın riayet gördüğü gruplarda tek başına birşey yapılamayacağı, herkesin aynı şekilde davranması sonucunda gelişme kaydedileceği görüşü hakimdir. Bu nedenle toplumda gelişme hızı çok yavaştır, gelişme kaydedilmediği zaman da dış güçler günah keçisi olarak hazırdır. Grup ne kadar kendine sıkı kenetlenirse o kadar da diğer gruplara karşı cephe alması kolaylaşır. Gelişmeyi kendisi istiyordur ama dış güçler istemediği için de hiç bir gelişme kaydedilmez. Hem gelişmeyi önleyen sorumlu bulunmuştur, hem de bireye grup içersinde "saklanma" yolu açılmıştır. Başkasına küfür ederek kendini grup içersinde saklama mümkün olur.

Saklanmanın yanında aidiyet konusu da çok önemlidir. Bireysel takınan kişi için aidiyet konusu pek de önemli değildir. Onun dünyası sürekli değişken olduğu için uyum sağlama onun için en önemli faktördür. O hem kendi dünyasını kendisi şekillendirir, hem de bulduğu dünyaya adepte olmaya çalışır. Kendini tek birşeye veya yere bağlayacak kadar naif biri değildir.

Toplumsal takınan kişi ise kendi görüşünün içinde bulunduğu toplum tarafından kabul görüp görmediğini sürekli test eder. Toplumun kabul ettiği değerler onun davranışını belirler. Bu nedenle de toplum ile özdeşir o, toplum için yaşar. Toplum benliğini oluşturur. Topluma gelebilecek her darbe kendi kişiliğine de geleceği için toplumsal değerleri şahsi değerler gibi savunur. Hatta ve hatta o değerlerin korunması için de bireysel değerleri yok etmeye kadar gider. Onun gözünde birey hiçtir, toplum ise herşey.